İslam NATO’su: Gerçekten Ümmeti Temsil Ediyor mu?
İslam NATO’su, Müslüman ülkelerin ortak güvenliğini sağlamak amacıyla mı kuruldu, yoksa mezhep temelli bir ittifak mı?
İslam adıyla anılan bir yapının, gerçekten de İslam’ı temsil edip etmediği sorgulanıyor. Bir oluşumun samimiyeti, yalnızca adıyla değil, kriz anlarındaki tutumuyla anlaşılır. Bugün “İslam NATO’su” olarak bilinen askeri yapı incelendiğinde, akla gelen ilk soru budur.
Eğer bu yapı, İslam dünyasının ortak güvenliği için oluşturulmuşsa, Gazze’deki kriz anında neredeydi? Filistin halkı yıllardır işgal ve bombardıman altında yaşarken neden etkili bir ortak irade ortaya konulamadı? Keşmir, Arakan ve Afrika’nın çeşitli bölgelerinde Müslümanlar ağır bedeller öderken bu ittifak neden dünya siyasetinde belirleyici bir güç olamadı?
Bu durumun kökeni, belki de kuruluş felsefesinde yatıyor.
2003’te Irak’ın işgali, Orta Doğu’nun dengelerini altüst etti. Devlet yapıları çökerken, mezhepsel ayrılıklar derinleşti. Ardından Suriye iç savaşı, Yemen savaşı ve bölgesel vekalet savaşları geldi. Bu süreçte Sünni-Şii ayrımı, dini bir tartışma olmaktan çıkarak jeopolitik bir silaha dönüştü.
Bu karmaşık tablo kimin işine yaradı? İsrail’in güvenlik kaygıları azaldı; zira bölgedeki ülkeler birbirleriyle meşguldü. Büyük güçler, bölünmüş bir Orta Doğu’da nüfuzlarını daha rahat genişletti. Silah ticareti büyüyerek milyarlarca dolarlık savunma anlaşmaları yapıldı. Ancak kaybeden Müslüman halklar oldu.
Bu ortamda kurulan ve halk arasında “İslam NATO’su” olarak anılan yapı, doğal olarak şu soruyu gündeme getiriyor: Bu gerçekten ümmetin ortak savunması mıydı, yoksa İran’ın bölgesel etkisini dengelemeye yönelik Sünni ağırlıklı bir güvenlik ekseni mi?
Uluslararası ilişkiler alanındaki birçok analiz, ikinci ihtimalin önemli bir etken olduğunu vurguluyor. Bu durum, yapının yalnızca terörle mücadele amacıyla açıklanamayacağını düşündürüyor.
Peki, ABD bu tablo içinde nereye oturuyor? ABD’nin uzun yıllardır İran’ın bölgesel nüfuzunu sınırlamaya çalıştığı biliniyor. Körfez ülkeleriyle kurduğu güvenlik ilişkileri de bunun önemli bir parçası. Bu nedenle, İran’ı dengeleyen bölgesel girişimlerin Washington’ın stratejik çıkarlarıyla örtüştüğü açık. Ancak mevcut kamuya açık bilgiler, bu koalisyonun doğrudan ABD tarafından kurulduğunu kesin bir şekilde göstermiyor.
Yine de şu soruyu sormak meşrudur: Eğer bir ittifakın öncelikleri, büyük ölçüde küresel güçlerin bölgesel hedefleriyle aynı doğrultuda ilerliyorsa, ne kadar bağımsız hareket edebilir?
Daha da acı olanı ise mezhep siyaseti. Kur’an’da Müslümanların parçalanmaması ve ayrılığa düşmemesi öğütlenirken, modern Orta Doğu siyaseti tam tersini üretiyor. “Sünni blok” ve “Şii ekseni” gibi kavramlar, siyasi analizlerin merkezine yerleşmiş durumda. Din, siyasi rekabetin dili haline gelmişken, Gazze’de ölen çocukların mezhebi sorulmuyor. Açlık, işgal ve savaş, Sünni ile Şii arasında ayrım yapmıyor. Buna rağmen siyaset, Müslümanları farklı kimlikler etrafında saflaştırıyor.
Belki de asıl soru şudur: Müslüman ülkeler neden ortak bir bilim, teknoloji, ekonomi ve savunma birliği kuramıyor da sürekli birbirlerine karşı konumlanan blokların içinde yer alıyor? İslam dünyasının ihtiyacı yeni mezhep cepheleri değil; adalet, ortak akıl ve bağımsız bir stratejik vizyondur.
“İslam” adını taşıyan her oluşum, önce şu soruya cevap vermelidir: Ümmeti birleştiriyor mu, yoksa mevcut ayrılıkları daha da derinleştiriyor mu? Bu sorunun cevabı verilmeden, kullanılan isimlerin hiçbir anlamı yoktur.




