ABD’nin Latin Amerika’daki Müdahale Tarihi ve Sonuçları
Mehmed Mazlum Çelik, ABD’nin Latin Amerika’daki askeri ve ekonomik müdahalelerini ve Venezuela krizine uzanan etkilerini inceliyor.
Araştırmacı Mehmed Mazlum Çelik, ABD’nin “özgürlük” söylemi altında Latin Amerika’da gerçekleştirdiği askeri, ekonomik ve siyasi müdahalelerin tarihsel sürekliliğini ve bu müdahalelerin Venezuela krizine uzanan sonuçlarını değerlendiriyor.
ABD, Venezuela’nın lideri Nicolas Maduro’yu hedef alarak uluslararası hukuku hiçe sayan bir operasyon gerçekleştirdi. Gelecekte neler olacağını anlamak için, ABD’nin geçmişte Amerika kıtasında yaptığı müdahalelere göz atmak gerekiyor.
ABD’nin Venezuela politikalarına karşı mesafeli bir duruş sergilesek de, geçmişte Meksika’ya ve bölgedeki yerli halklara yönelik askeri operasyonlarına bilmeden bir destek sağladığımızı söylemek mümkün. Osmanlı padişahı Sultan Abdülaziz’in ABD’ye hediye ettiği develer, Washington’un Meksika karşısında askeri üstünlük sağlamasına yardımcı oldu.
Bugün ise Beyaz Saray, bu tür operasyonları uluslararası uyuşturucu kaçakçılığına karşı bir mücadele olarak sunmakta ve Venezuela’nın özgürlüğünü savunmaktadır. Ancak, ABD’nin Amerika kıtasında “özgürlük” iddiasıyla gerçekleştirdiği katliamları incelemek önemlidir.
Panama, aslında Kolombiya’nın topraklarıydı. Ancak 20. yüzyılın başından itibaren ABD, ekonomik yaptırımlar ve askeri müdahalelerle bu bölgeyi Kolombiya’dan ayırmayı başardı. Bugün Panama, kara paranın aklandığı, uyuşturucu trafiğinin döndüğü ve ABD’nin büyük otellerine satılan turistik bölgeleriyle tanınan bir ülke haline gelmiştir. ABD’nin burayı “özgürleştirdiği” iddiası tamamen asılsızdır.
Meksika, ABD’nin müdahale politikalarından en çok etkilenen ülkelerden biridir. Bu topraklarda yaşayan Meksikalılar, hem ekonomik çöküşle hem de şiddetle baş başa kalmışlardır. Pancho Villa gibi cesur liderler, ABD destekli diktatörlere karşı isyan etmiş olsalar da, Meksika halkı özgürlük mücadelesinin bedelini ağır bir şekilde ödemek zorunda kalmıştır.
Şili’de ise General Pinochet’in iktidara gelmesi, ABD’nin müdahalesinin bir sonucuydu. Komünizm korkusuyla, ülke adeta bir cezaevine dönüştürüldü ve on binlerce insan kayboldu. 1965 yılında Dominik Cumhuriyeti’nde de benzer bir durum yaşandı; ABD, on binlerce insanın ölümüne sebep oldu.
Guatemala’da ise bir şirketin çıkarlarını korumak adına, 20 milyonluk bir nüfus ABD ordusu tarafından katledildi. Bu katliamlar, dünya genelinde pek çok insanın gözünden kaçtı ve ABD çıkarlarını korumayı başardı.
Amerika kıtasında, ABD ve Kanada dışında neredeyse tüm ülkeler ekonomik zorluklarla mücadele ediyor. Oysa bu bölgedeki enerji ve ham madde kaynakları, dünyanın diğer bölgelerine göre daha zengin. ABD, bu kıtayı acımasızca sömürmeye devam ediyor. İnsanlar, hayatta kalmak için ya ABD’ye göç ediyor ya da uyuşturucu gibi yasa dışı yollara başvurmak zorunda kalıyor. Bu durum, uluslararası bağlantıları olan kartellerin ortaya çıkmasına neden oluyor.
Venezuela, bu durumu en iyi örneklerinden biri olarak gösterirken, Kolombiya ve Küba da benzer bir tehlike ile karşı karşıya. Küba, yıllardır ABD’nin askeri operasyonları ve ambargolarıyla baskı altında. Kolombiya da benzer bir kaderi paylaşıyor.
Chávez’in 2002 yılında ABD’nin darbe girişimine karşı halkı ve Rusya’nın desteğiyle başarılı bir şekilde direnmesi, Maduro’nun karşılaştığı zorluklarla kıyaslandığında dikkat çekici. Maduro, halk desteği kaybı yaşarken, Rusya’nın Ukrayna savaşı nedeniyle uluslararası alanda manevra kabiliyetini kaybetmesi de durumu zorlaştırıyor.
ABD’nin Venezuela ile olan ilişkilerini bitirdikten sonra, Afrika’daki stratejik hamlelerini artırması bekleniyor. Bu durum, Türkiye’nin de dikkatle takip ettiği bir mesele olarak öne çıkıyor. Afrika’daki gelişmeleri ilerleyen günlerde daha detaylı bir şekilde ele alacağız.




