El-Aksa’da Ürdün Koruyuculuğunun Kaldırılması ve Olası Sonuçları

El-Aksa’da Ürdün koruyuculuğunun sona ermesi, Kudüs’ün tarihi statüsünü ve bölgesel istikrarı tehdit ediyor.

Olcay Can Kaplan / Fokusplus

El-Aksa’da Ürdün koruyuculuğunun sona ermesi ne anlama geliyor?

Kudüs, insanlık tarihinin en hassas ve karmaşık jeopolitik bölgelerinden biridir. Bu karmaşanın merkezinde, Müslümanlar için Harem-i Şerif, Yahudiler içinse Tapınak Tepesi olarak bilinen kutsal alan yer almaktadır. Bu tarihi mekânın statüsü, uzun yıllar boyunca uluslararası anlaşmalar ve dikkatlice dengelenmiş diplomatik ilişkilerle korunmuştur. Bu dengenin en önemli unsurlarından biri, 1924 yılından bu yana devam eden ve 1994 yılında imzalanan İsrail-Ürdün Barış Antlaşması ile hukuki bir çerçeveye oturtulan ‘Haşimi koruyuculuğu’dur. Yani, Ürdün’ün El-Aksa Camii üzerindeki tarihi koruyuculuğu.

Ancak Middle East Eye tarafından yayımlanan bilgilere göre, ABD ve İsrail, Ürdün’ü bu koruyuculuk rolünden tamamen sıyırmak ve El-Aksa’nın statüsünü köklü bir şekilde değiştirmek için gizli bir plan üzerinde çalışıyor. Peki, Ürdün’ün El-Aksa üzerindeki koruyuculuğunun sona ermesi ne anlama geliyor? Bu durum, bölge jeopolitiğinde, Filistin meselesinde ve İslam dünyasında nasıl bir domino etkisi yaratabilir?

Gelişen raporlara göre, ABD ve İsrail’in planının en radikal hedefi, Ürdün destekli İslami Vakfın yönetim yetkilerini sona erdirerek El-Aksa Camii kompleksini İsrail hükümeti tarafından oluşturulacak yeni bir organ aracılığıyla ‘çok inançlı bir merkez’ olarak ilan etmektir. Bu adım, El-Aksa’nın yüzyıllardır korunan yalnızca Müslümanlara ait dini kimliğinin resmi olarak ve hukuken ortadan kaldırılması anlamına gelecektir. Plan, Yahudi inancına sahip bireylere mekâna ‘eşit erişim’ ve toplu ibadet hakkı tanımayı öngörmektedir. Bu dönüşüm, kâğıt üzerinde ‘dinler arası hoşgörü’ ve ‘birlikte yaşam’ vaadiyle sunulsa da, gerçekte kutsal mekânın zamansal ve mekânsal olarak bölünmesine yol açacaktır.

Bu projenin sahadaki yansımalarını görmek için uzaklara gitmeye gerek yok. Filistinli ve Ürdünlü yetkililer, bu yeni düzenlemenin El-Halil’deki İbrahimi Camii modeline dayandığını ifade ediyor. 1994 yılında bir radikal Yahudi yerleşimcinin cami içinde gerçekleştirdiği saldırının ardından İsrail, güvenlik gerekçesiyle İbrahimi Camii’ni bölmüş ve mekânın büyük bir kısmını Yahudi ibadetine tahsis etmiştir. El-Aksa üzerinde kurulmak istenen ‘çok inançlı merkez’ modeli, Harem-i Şerif’in de benzer bir akıbete uğramasına ve Müslümanların kutsal mekândaki egemenliğinin adım adım azalmasına neden olacaktır.

Ürdün koruyuculuğunun sona ermesi, yalnızca sembolik bir unvan kaybı değil, aynı zamanda idari ve dini özerkliğin tamamen yok olması anlamına gelmektedir. Mevcut durumda, caminin imamları, müezzinleri ve güvenlik görevlileri Ürdün Vakıflar Bakanlığı’na bağlı İslami Vakıf tarafından atanmakta ve maaşları Ürdün tarafından ödenmektedir. Ancak yeni senaryoda, İsrail cami görevlilerinin atanmasında doğrudan söz sahibi olacak ve Cuma hutbelerinin içeriğini onaylama yetkisini de elinde bulunduracaktır. Bir işgal gücünün, İslam dünyasının en kutsal üçüncü mekânında neyin vaaz edileceğine karar vermesi, dini bağımsızlığın ve inanç özgürlüğünün ciddi bir tehdit altında kalması demektir. Bu durum, El-Aksa’yı İsrail’in güvenlik ve siyasi ajandasına hizmet eden bir kuruma dönüştürme riski taşımaktadır.

Ürdün Haşimi Krallığı için Kudüs’teki kutsal mekânların koruyuculuğu, dış politikada önemli bir diplomatik başlık olmanın ötesinde, Haşimi hanedanının iç ve dış meşruiyetinin temel taşlarından biridir. Haşemitler, İslam’ın iki kutsal şehri olan Mekke ve Medine’nin yönetimini Suud ailesine kaybettikten sonra, 1924 yılından itibaren Kudüs’teki Müslüman ve Hristiyan kutsal mekânlarının koruyuculuğunu üstlenerek İslam dünyasındaki manevi ağırlıklarını korumuşlardır. Bu koruyuculuk rolünün sona ermesi, Ürdün Kralı II. Abdullah ve Haşimi hanedanı için büyük bir meşruiyet krizi doğuracaktır. Raporlar, Amman yönetiminin bu plan karşısında büyük bir öfke ve endişe içinde olduğunu, ABD’nin Ürdün’ün haklı itirazlarından rahatsızlık duyduğunu ortaya koymaktadır. Ürdün’ün bu pozisyondan dışlanması, ülkedeki sosyal ve ekonomik dengeleri, özellikle de Filistin kökenli Ürdün vatandaşları arasında iç istikrarı derinden sarsabilir. Vakıf konseyi yetkilileri, ‘Haşimi koruyuculuğu bölgede istikrarın temel taşıdır; bunun baltalanması, barışın ilkelerinin baltalanmasıyla eşdeğerdir.’ şeklinde bir değerlendirmede bulunmaktadır.

Planın dikkat çekici stratejik hamlelerinden biri, Ürdün’ü sistemin dışına iterken ortaya çıkacak diplomatik boşluğu doldurmak ve İslam dünyasındaki tepkileri önlemek amacıyla kurgulanan ‘dönüşümlü gözetim’ formülüdür. Taslağa göre; İbrahim Anlaşmaları ile İsrail ile ilişkilerini normalleştiren Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Fas ve Mısır gibi Arap ülkelerine El-Aksa üzerinde sırayla bir tür ‘gözetim/denetim’ hakkı verilmesi tartışılmaktadır. Bu hamle, Arap dünyasını kendi içinde bölme ve El-Aksa’nın statüsünün değiştirilmesine yönelik verilecek kolektif tepkiyi nötralize etme girişimidir. Özellikle BAE’nin son yıllarda inşa ettiği ‘İbrahim Aile Evi’ gibi projelerle geliştirdiği ‘kültürlerarası uyum’ söylemi, El-Aksa’nın dönüştürülmesi planına ideolojik bir zemin hazırlamak için kullanılmak istenmektedir. Ancak bu durum, Filistin davasını ve Kudüs’ün statüsünü Arap sermayesi ve bölgesel çıkarlar uğruna bir pazarlık nesnesi haline getirme riskini beraberinde getirmektedir.

Kudüs ve El-Aksa Camii, siyasi bir toprak anlaşmazlığının ötesinde, dünya genelindeki 2 milyara yakın Müslüman için kırmızı çizgidir. 1967 yılından bu yana uygulanan statükonun bu denli radikal bir şekilde tek taraflı olarak sona erdirilmesi, Filistin topraklarıyla birlikte tüm Orta Doğu’da ve küresel ölçekte durdurulması imkânsız bir infial dalgası yaratabilir. Suudi Arabistan gibi bölgesel güçlerin, Ürdün ile olan geçmiş rekabetlerine rağmen, bu planın yaratacağı jeopolitik depremin farkında olarak projeye karşı çıkması da bu yüzden önemlidir. Riyad yönetimi, mevcut statünün dağılmasının bölgeyi radikalizme ve kontrol edilemez bir kaos ortamına sürükleyeceğini iyi bilmektedir. El-Aksa’nın Müslüman kimliğinin kaybedilmesi, bölgedeki tüm direniş hatlarını harekete geçirebilecek, din temelli kitlesel çatışmaların fitilini ateşleyebilecek bir potansiyele sahiptir.

Middle East Eye tarafından ortaya konan bu gizli diplomasi trafiği, Kudüs üzerindeki mücadelenin ne denli büyük ve tehlikeli bir aşamaya evrildiğini gözler önüne sermektedir. El-Aksa Camii’nden Ürdün’ün koruyuculuğunun kaldırılması, kutsal mekânın tarihi, hukuki ve dini kimliğinin parçalanması, Kudüs’ün tamamen İsrail egemenliği altında tek tipleştirilmesi anlamına gelecektir. Bu plan, Ürdün’ün egemenlik haklarına saldırı olmasının yanı sıra, Filistin halkının varoluşsal mücadelesine ve tüm İslam dünyasının değerlerine yönelik doğrudan bir tasfiye girişimidir. Uluslararası toplumun, Birleşmiş Milletler kararlarının ve tarihi anlaşmaların hiçe sayıldığı böyle bir senaryonun hayata geçirilmesi, Orta Doğu’da barış umutlarını yok etmekle kalmayacak, küresel ölçekte çok daha büyük ve geri dönüşü olmayan inanç çatışmalarının kapısını aralayacaktır.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu