Trump’ın Kanada Politikası: Müttefiklikten Vesayete Geçiş

Trump’ın Kanada’ya yönelik politikaları, müttefiklikten vesayete geçişin bir örneği olarak değerlendiriliyor.

Ertuğrul Cingil / Fokusplus

Trump’ın Kanada Politikası: Müttefiklikten Vesayete Geçiş

ABD Başkanı Donald Trump, göreve geldiği günden bu yana Batı Yarımküre’ye yönelik yayılmacı politikalarını artırarak sürdürmektedir. Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşinin, uluslararası hukuku hiçe sayarak ABD tarafından kaçırılması, Trump yönetiminin yeni sömürgecilik anlayışının en çarpıcı örneklerinden biri olarak öne çıkıyor. Bu operasyonun ardından bölgedeki belirsizlikler devam ederken, Trump’ın tehdit dili Venezuela’dan Grönland’a, Küba’dan Kolombiya’ya kadar geniş bir coğrafyayı kapsıyor.

Grönland meselesi, sadece Danimarka’yı değil, NATO’yu da etkileyen büyük bir jeopolitik kriz haline geldi. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile Trump arasında yapılan görüşmelerde ortaya atılan mutabakat iddiaları, krizin yeniden alevlenme potansiyelini koruduğunu gösteriyor.

Trump’ın müttefiklerine bile yönelik şantaj diplomasisinin merkezinde, Kanada’nın “51. eyalet” olarak gösterilmesi ve devlet başkanlarına “vali” benzetmeleri yer alıyor. Kanada’nın egemenliğini hedef alan bu söylem, Trump için yalnızca bir retorik değil, aynı zamanda siyasi baskı aracı haline gelmiş durumda. Trump, Kanada’yı ABD’nin bir parçası olarak gösteren haritalar paylaşarak, iki ülke arasındaki ilişkileri alışılmadık bir şekilde geriyor ve diplomatik sınırları zorluyor. Bu durum, ABD’nin Kanada’yı artık bir müttefik değil, hizaya sokulması gereken bir ülke olarak gördüğünün açık bir göstergesi.

Ticaret Savaşı ve Cumhuriyetçilerde Kırılma

Trump yönetiminin en yakın müttefiki olan Kanada’ya yönelik gümrük vergilerini artırması, iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerde ciddi gerilimlere yol açtı. ABD’nin resmi verilerine göre, 2025 yılında Kanada, Avrupa Birliği ve Meksika’dan sonra en büyük ticaret hacmine sahip olduğu ülke olarak 310 milyar dolar ihracat yaparken, 351 milyar dolarlık ithalat gerçekleştirmiş ve 41 milyar dolarlık ticaret açığı vermiştir.

ABD, Kanada’dan ham petrol, doğal gaz, çelik, alüminyum, otomotiv parçaları ve tarım ürünleri gibi geniş bir ürün yelpazesinde ithalat yapmaktadır. Kanada, ihracatının yüzde 75’ini ABD’ye yaparken, bu ülkeden sanayi ekipmanları, yüksek teknoloji ürünleri, tarım teknolojileri ve savunma sanayi ürünleri ithal etmektedir. Trump’ın tarifeleri, sadece daha fazla Amerikan ürünü satmak değil, aynı zamanda Kanada ekonomisinin yönünü Washington tarafından belirlemek amacı taşımaktadır. Kanada’nın misillemeleriyle büyüyen bu ticaret savaşında, 2025 verileri Kanada ihracatında yüzde 15’lik bir düşüşü, ithalatında ise yüzde 2’ye yakın bir daralmayı göstermektedir. Trump’ın ortaya koyduğu Kanada’dan Amerika’ya uyuşturucu ve düzensiz göçmen girişi iddiaları ise gerçeklerle örtüşmemektedir.

ABD Gümrük ve Sınır Koruma Teşkilatı’nın verilerine göre, ülkeye giren fentanilin yalnızca binde 2’si Kanada sınırında ele geçirilmiştir. Kuzey sınırından göçmen geçişleri, ABD’nin güney sınırındaki krize kıyasla oldukça düşük seviyelerde kalmaktadır. Trump’ın Kanada’ya yönelik tarifeleri, ilk kez Kongre’de açık bir direnişle karşılaşmıştır.

ABD Temsilciler Meclisi, Kanada mallarına uygulanan tarifelerin kaldırılması için 211’e 211 oyla sembolik bir karar almıştır. Altı Cumhuriyetçi vekilin Demokratlarla birlikte hareket etmesi, Trump’ın “müttefiklere karşı tarife silahı” politikasının kendi partisinde bile çatırdadığını göstermektedir. Trump’ın Cumhuriyetçilere yönelik tehditleri, meselenin ticaret değil, iktidar ve itaat meselesi olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Oylama hukuken Trump’ı durdurmayabilir; ancak siyasi olarak net bir mesaj vermiştir: Kanada’ya uygulanan baskı artık sadece Ottawa’da değil, Washington’da da sorgulanmaktadır.

Davos’ta Restleşme ve Çin’le Yakınlaşma

Kanadalı liderler, ticaret savaşının uzun vadede her iki ülkeyi de zorlayacağı konusunda uyarılarda bulunmakta ve alternatif pazar arayışlarını sürdürmektedir. Bu bağlamda Kanada, ABD’ye olan aşırı bağımlı ithalat-ihracat ilişkisini yeniden gözden geçirme çabasına girmiştir; Çin başta olmak üzere Avrupa, Asya ve Afrika pazarlarına yönelmektedir.

Trump’ın Kanada’ya yönelik sert tutumunun merkezinde, özellikle Çin ile yürütülen ekonomik ilişkiler yer almaktadır. Davos’ta Trump’ın Kanada’nın “ABD sayesinde ayakta kaldığı” yönündeki iddiasına karşı Başbakan Mark Carney, “Eğer masada değilseniz, menüdesiniz” sözleriyle Amerikan hegemonyasına karşı duruşunu ortaya koymuştur. Ocak ayında Carney’in Çin’e ziyareti sırasında, bu ülkenin elektrikli otomobillerine uygulanan yüzde 100 gümrük vergisini, çeşitli Kanada ürünlerine daha düşük tarifeler karşılığında düşürdüklerini açıklaması Trump’ı öfkelendirmiştir. Kanada’nın Çin ile anlaşma yapması halinde gümrük vergilerini yüzde 100’e çıkaracağını belirten Trump, Kanada’ya “Çin seni çiğ çiğ yer.” sözleriyle tepki göstermiştir.

Alberta Üzerinden Kanada’nın Birliği Hedefte

ABD’nin Kanada’ya yönelik baskısı yalnızca ticaretle sınırlı kalmamaktadır. ABD Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin, Alberta’nın Kanada’dan ayrılmasını savunan bir grupla geçen yıl nisan ayından bu yana en az üç gizli görüşme gerçekleştirdiği iddia edilmektedir. Petrol zengini Alberta eyaletini hedef alan bu temaslar, ABD’nin “müttefiklik” söylemi altında yürüttüğü yeni nesil parçalama siyasetinin somut bir göstergesi olarak değerlendirilmektedir.

Henüz hiçbir seçilmiş yetkisi bulunmayan bu yapının, Alberta’nın ayrılması halinde ABD ile ticaret anlaşması senaryolarını masaya yatırması, Washington’un ayrılıkçı hareketleri bilinçli biçimde desteklediğini göstermektedir. Bu diplomatik skandala ve Kanada’nın egemenliğine yönelik açık müdahale girişimine rağmen veriler, bu hareketin halk tabanının son derece sınırlı olduğunu ortaya koymaktadır. Yapılan son anketlere göre Albertalıların yalnızca yüzde 18’i Kanada’dan ayrılmayı desteklemektedir. Eyalet meclisinde tek bir ayrılıkçı sandalye dahi yoktur. 1982’den bu yana bağımsızlık yanlısı hiçbir siyasi yapı kalıcı bir seçim başarısı elde edememiştir. Buna rağmen ABD’li yetkililerin bu gruplarla temas kurması, meselenin demokratik değil, jeopolitik olduğunu göstermektedir.

Ayrılıkçı grubun, olası bir referandum sonrasında yeni bir devletin kurulması için ABD’den 500 milyar dolarlık kredi talep etmesi, planın ekonomik boyutunu açıkça gözler önüne sermektedir. ABD’nin ayrılıkçı hareketleri siyasi bir kaldıraç olarak kullanmaya hazır olduğu bu durum, Kanada iç siyasetinin bilinçli biçimde kaşındığını ve ayrılık fikrinin büyütülmek istendiğini göstermektedir. Petrol ve doğal gaz rezervleriyle Kanada ekonomisinin belkemiği olan Alberta, Washington için yalnızca bir eyalet değil; enerji güvenliği, ticaret avantajı ve jeopolitik nüfuz anlamına gelmektedir. ABD’nin ayrılıkçı çevrelere kapı aralaması, Kanada’yı içeriden zayıflatma, federal yapıyı tartışmalı hale getirme ve Ottawa’yı köşeye sıkıştırma çabasının bir parçasıdır. Alberta üzerinden kurulan bu kirli tezgah, yalnızca Kanada’nın birliğini değil; Kuzey Amerika’daki dengeleri de tehdit eden tehlikeli bir oyundur.

Trump’ın Köprü Şantajı

Kanada ile yıpranan ilişkilerin son perdesi, yapımına 2018’de başlanan Detroit–Windsor hattındaki 4,7 milyar dolarlık Gordie Howe Uluslararası Köprüsü olmuştur. Tamamlanan ve iki ülke arasındaki ticaretin ana damarlarından biri olacak köprünün açılışını engellemekle tehdit eden Trump, altyapıyı diplomatik bir şantaj aracı haline getirmiştir. Kanada’yı “onlarca yıldır ABD’ye adaletsiz davranmakla” suçlayan Trump, köprünün neredeyse hiç Amerikan malzemesi kullanılmadan inşa edildiğini iddia etmiştir.

“ABD tam olarak tazmin edilene kadar köprü açılmayacak.” diyerek rest çeken Trump, daha da ileri giderek “Verdiğimiz her şey karşılığında bu varlığın en az yarısına sahip olmalıyız.” sözleriyle altyapı üzerinde mülkiyet talebini dile getirmiştir. Oysa gerçekler, Trump’ın iddialarıyla örtüşmemektedir. Kanada, köprü için 4 milyar doların üzerinde ödeme yapmış ve mülkiyet Kanada ve Michigan arasında paylaşılmaktadır.

2012 tarihli Kanada–Michigan anlaşması, maliyetlerin büyük bölümünün Kanada tarafından karşılanmasını ve 30 yılı aşkın süre boyunca geçiş ücretleriyle geri ödeme yapılmasını öngörmektedir. İnşaatta kullanılan çelik ve demirin ABD ya da Kanada menşeli olduğu da resmi belgelerle kayıt altındadır. Ticareti kolaylaştıracak bir altyapı projesi olmaktan çıkarılan 4,7 milyar dolarlık köprü, Trump yönetimi tarafından ekonomik baskı, siyasi tehdit ve mülkiyet şantajının sembolü haline getirilmiştir.

İki ülke arasındaki güvensizliği derinleştiren ve gerilimi artıran köprü krizi, Washington’un artık altyapıyı bile jeopolitik bir silah olarak kullandığını gözler önüne sermektedir. Oysa Trump, 2017’de ilk kez seçildiğinde köprüyle ilgili görüştüğü dönemin Kanada Başbakanı Justin Trudeau ile projenin “hızlı bir şekilde tamamlanmasına” olan desteğini yinelemiş ve projeyi ABD için öncelikli bir altyapı yatırımı olarak tanımlamıştır.

Trump’ın Sömürge Hayaline Toplumsal Duvar

Son dönemde Kanada ve ABD’de yapılan anketlerin sonuçları, Trump’ın bu hamlelerinin ve yeni sömürgecilik söylemlerinin toplumsal karşılığının olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Kanadalıların yüzde 85-90’ı ülkelerinin ABD’ye katılmasına kesin bir dille karşı çıkarken, “51. eyalet” fikrine destek verenlerin oranı tek hanelerde kalmaktadır. Bu durum, siyasi görüş, yaş, bölge ve parti farkı gözetmeksizin neredeyse toplumsal bir mutabakat anlamına gelmektedir.

ABD’yi “dost” olarak tanımlayanların oranı hızla düşerken, “güvenilmez” ya da “tehditkar” bulanların oranı artmaktadır. Hatta bazı araştırmalarda ABD’yi “düşman ülke” olarak görenlerin oranı yüzde 25 seviyelerine yaklaşmıştır. Trump’ın sömürgeci dili Kanada’yı bölmüyor; tersine kenetliyor. Baskı arttıkça Kanada’da bağımsızlık ve ulusal bilinç yükselmektedir. ABD’ye duyulan güven, tarihsel olarak en düşük seviyelere inmişken, Amerikan politikalarına karşı mesafe alma eğilimi güçlenmektedir.

Kanada’ya seyahat etmekten kaçınan Kanadalıların sayısı artmakta, Amerikan ürünlerine yönelik mesafeli tutum güçlenmektedir. Bu durum, sessiz ama derin bir toplumsal tepkinin göstergesidir. Amerikan kamuoyu cephesinde ise Trump’ın yayılmacı söylemleri beklediği karşılığı bulmamıştır. Yapılan anketler, Amerikalıların ezici çoğunluğunun Kanada’nın ABD’ye katılmasını istemediğini göstermektedir.

Ekonomik baskı veya zorlayıcı yöntemlerle Kanada’yı “bağlama” fikrine destek verenlerin oranı yüzde 5’in altında kalırken, askeri ya da sert güç kullanımına destek ise neredeyse yok denecek kadar azdır. Kısacası, Kanada kamuoyu Trump’ın sömürgeci yaklaşımına net bir şekilde karşı çıkmakta, Amerikan halkı ise böyle bir maceraya hevesli değildir.

Fay Hatlarında Tarihsel Kırılma

ABD isyanla doğmuş, Kanada ise dengeyle var olmuştur. Washington yayılmacı bir devlet aklı geliştirirken, Kanada hayatta kalmayı, çatışmadan kaçınmayı ve büyük güçler arasında manevra yapmayı tercih etmiştir. 1812 Savaşı, ABD’nin Kanada’yı zorla kendi alanına katma girişiminin erken bir örneğidir. Askeri olarak başarısız olmuş, ancak niyet tarihe not düşmüştür. O günden sonra Washington, Kanada’yı işgal etmek yerine, ekonomik çekim gücü ve psikolojik üstünlükle çevrelemeyi öğrenmiştir.

19. yüzyılın sonlarından itibaren Kanada ekonomisi giderek ABD pazarına bağlanmıştır. Bu durum bir çatışma yaratmamış, ancak asimetrik bir bağımlılık inşa etmiştir. Kanada egemen kalmış, fakat refahının anahtarı güneyde olmuştur. İki dünya savaşıyla birlikte gelişen ortak tehdit algısı, güçlü bir müttefiklik doğurmuştur. Kanada, bu dönemde Washington’un gölgesinde değil, yanında durmuştur. Soğuk Savaş döneminde NATO ve NORAD çerçevesinde ABD savunma mimarisine entegre olmuştur.

Yıllardır süregelen bu yakın müttefiklik, Donald Trump’ın sistematik “51. eyalet” söylemi ve müdahaleci politikalarıyla ciddi şekilde yara almıştır. Kanada iç siyasetine yönelik örtülü müdahalelerle derinleşen, köprü ve ticaret hatları üzerinden somut baskıya dönüşen bu yaklaşım, müttefiklik dilinin terk edilip sömürgeci bir tahakküm anlayışının benimsendiğini göstermektedir. Trump’ın küresel dış politika çizgisi artık “dünya düzenini korumak” değil; ABD’nin çıkarlarını dayatmak ve etki alanını genişletmek anlayışına evrilmiştir. Trump yönetimi, coğrafyayı parça parça tahakküm altına almak istemektedir. Donald Trump’ın dış politika hattı artık yalnızca “müttefiklik” veya “ticaret” meselesi değil; jeopolitik hegemonya ve nüfuz alanı genişletme projesidir. Eğer bu durum devam ederse, ekonomik baskılar derinleşecek, ticaret anlaşmaları siyasi şantaja dönüşecek, Kanada iç siyaseti daha fazla hedef alınacak; NATO ve güvenlik başlıkları pazarlık unsuru haline gelecektir. Sınırları hukuka değil, kudrete göre çizmeye çalışan Amerika için artık müttefiklik yerini itaate, ortaklık vesayete, diplomasi çıkara bırakmaktadır; güvenlik mimarisi ise yeni sömürge düzeninin aracı olarak kullanılmaktadır.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu