Bayramın Anlamı Neden Giderek Sığlaşıyor?

Bayramın anlamı ve kimlik tartışmaları üzerine eleştiriler. Bayramın ruhunu unuttuk mu?

Mustafa Sabri Beşer/Star
Ramazan Bayramı’nda sadece o üç saniye yeter!

Her bayram arifesinde, toplumda aynı tartışmalar baş gösteriyor. “Şeker Bayramı mı, Ramazan Bayramı mı?” sorusu, sanki ülkenin en büyük meselesiymiş gibi gündeme geliyor. Bu tartışmalar, bayramın özünden uzaklaşarak, sanki savaşların sona ereceği, kutsal toprakların özgürleşeceği bir atmosfer yaratıyor.

Çocukluğumuzda bayramın ne adı vardı ne de bir ideolojisi. Kapıları çalar, içeriye girer, bir nine elinde akide şekeriyle bizi karşılar, cebimize bir avuç şeker atardı. Bizim için önemli olan, o anın mutluluğuydu; kimlerin inançlı, kimlerin inançsız olduğu değil.

Şimdi ise bayramın bile bir kimliği var. İnsanlar, bayram şekeri yemenin bile hesabını vermek zorunda kalıyor. “Ateist olduğu halde dini bayramı kutlayan insan” gibi başlıklar ortaya çıkıyor. Bir insan, sadece annesinin, babasının ya da dedesinin elini öpmek için bir gerekçe aramak zorunda bırakılıyor.

Bir agnostik, kayınvalidesiyle aynı sofrada baklava yerken vicdanını sorgularken, bir deist, bayram namazına gitmeyen ama çocuğuna bayramlık alan bir baba olmanın çelişkisiyle yüzleşiyor. Bu durum, bayramı bile bir sınav haline getirmiş durumda.

Bir yanda “şeker bayramı” diyenler, sanki bir kelime tercihiyle laik cumhuriyetin temellerini koruduklarını düşünüyor. Diğer yanda ise “Ramazan Bayramı” demek zorunda kalanlar, isim dayatmasıyla inançlarını koruyacaklarını sanıyor. Her iki taraf da bayramı bir kimlik kartına dönüştürüyor.

Oysa bayram, tanımı gereği, sahiplenilecek değil, paylaşılacak bir olgu değil midir? Seküler bir arkadaşım, bayram sabahı kalktığında içinde bir şeylerin kıpırdadığını, bunun adını koymanın kendisine düşmediğini ifade ediyor. O an, ikimizin de aynı bayramda olduğunu hissettiğimiz üç saniyelik bir bağ kuruyoruz.

Bunu hangi ideoloji açıklayabilir? Osmanlı döneminde bu bayramın adı “ıyd-ı fıtr”dı. Halk arasında “şeker bayramı” ya da “Ramazan Bayramı” olarak anılırdı. Belki de bu bayramın özü, şükretmektir; ama neye şükrediyoruz? Oruç tutan, oruç bittiği için; tutmayan, hayatın bir gün daha devam ettiği için; çocuk, avucundaki akide şekeri için; anne, çocuğunun telefon açtığı için. Herkesin kendine göre bir şükrü var ve bayram bu yüzden herkese ait.

Bir yazıda, “Bayramda en mutlu olan çocuklardır, çünkü çocuklar henüz hangi bayramın kime ait olduğunu bilmezler!” deniyor. Bu doğru. Çocuklar sadece koşar, güler ve şeker isterler. Onların ne sekülerliği ne de dindarlığı vardır; sadece bayramları vardır.

Ancak bayramı bir argümana, sosyal medya kavgasına ya da aile içi gerilime dönüştürdük. “Sen niye namaza gitmedin!” ile “Sen niye bana bunu soruyorsun!” arasında sıkışıp kaldık. Bayramın ruhunu, koşulsuz bir araya gelme halini unuttuk.

Bu bayramda basit bir önerim var. Kimsenin inancını sormayın, oruç tutup tutmadığını merak etmeyin, “şeker” mi “ramazan” mı dediğini dert etmeyin. Sadece bir kapı çalın ya da uzun zamandır aramadığınız birini arayın. “Bayramın kutlu olsun” deyin. Karşı taraf ne derse desin, önemli olan o üç saniyelik bağdır. O üç saniye, tüm tartışmalardan daha değerlidir. Bayramınız kutlu olsun. Hangi bayramınız olursa olsun. Bugünü çifte bayram günü bilene de, hatta bayramınız olmasa bile.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu