PKK’nın Suriye’deki Yenilgisi ve Sonuçları
PKK’nın Suriye’deki hezimeti, SDG’nin pozisyonunu zayıflattı ve bölgedeki dengeleri değiştirdi.
MUHAMMED ATTA’nın yazısı:
Halep’in Şeyh Maksut ve Eşrefiye mahallelerinde konuşlu PKK unsurlarının yaşadığı yenilgi, birçok kesim için beklenmedik bir gelişme oldu. Ancak bu yenilgi sonrasında Suriye’nin kuzeydoğusunda yaşanan hezimetler, pek çok kişi tarafından tahmin edilemeyen bir durum haline geldi. Bu yazıda, bu süreçte yaşanan gelişmeleri ve sonuçlarını inceleyeceğiz.
Halep’te PKK unsurlarının temizlenmesinin ardından Suriye Ordusu, SDG kontrolündeki bölgelere doğru askeri yığınak yapmaya başladı. Bu süreçte ABD’nin arabuluculuğunda SDG ile müzakereler yürütülüyordu. Deyr Hafir bölgesinin durumu ve örgütün Fırat’ın doğusuna çekilmesi üzerine devam eden pazarlıklar sırasında, SDG lideri Mazlum Abdi’nin X üzerinden yaptığı “Deyr Hafir’den çekiliyoruz” açıklaması, sahadaki dengeleri altüst etti. Bu durumu fırsat bilen Suriye Ordusu, hızla harekete geçerek Deyr Hafir’e girdi.
Suriye Ordusu askerleri ile SDG unsurları, şehir içinde beklenmedik bir şekilde karşı karşıya geldi. Ancak ordu komutanlarının mevcut bir anlaşma olduğu ve ateş açılmaması yönündeki talimatları, olası bir çatışmayı engelledi. Bu süreçte 1200’den fazla SDG unsuru esir alındı; tamamlanmamış bir anlaşmaya rağmen, silahlarıyla birlikte bölgeden çıkmalarına izin verildi.
Bu ani gelişme sonrasında SDG’li milisler, durumu kavrayamadan Tabka’nın arka hatları açıldı. Nüfusun büyük bir kısmını oluşturan Arap aşiretleri, Tabka içinde harekete geçti. Kritik noktalar kontrol altına alındı ve tünellere sıkışmış olan SDG unsurları, aceleyle Tabka’dan çekilmek zorunda kaldı. Aşiret güçlerinin çağrısıyla Suriye Ordusu da hızlı bir şekilde bölgeye ilerledi ve böylece SDG, Fırat’ın doğusuna itilmiş oldu.
Tabka’daki olaylarla eş zamanlı olarak, Rakka’da da benzer gelişmeler yaşandı. Arap aşiretleri, SDG milislerini tünellerde sıkıştırmaya başladı. SDG içindeki PKK’lı milisler için asıl yıkıcı gelişme, Arap unsurların Suriye Ordusu tarafına geçmesi oldu. Bu durum, SDG’nin bölgede tutunmasını zorlaştırdı ve küçük çaplı çatışmalar dışında ciddi bir direniş gösteremeyen örgüt, Kürt nüfusun yoğun olduğu Haseke, Kamışlı ve Aynul-Arab (Kobani) bölgelerine çekilmek zorunda kaldı.
SDG’nin bu bölgelere sıkışması, hareket alanını oldukça daralttı. Yıllarca hazırlanan ön savunma hatları çökmüş; örgüt içinde, “şahin kanat” ile Mazlum Abdi’ye yakın isimler arasında derin görüş ayrılıkları yaşandığı medyaya yansımaya başladı. Anlaşmalara uyulmaması, komuta kademesine itaatsizlik, düzensiz geri çekilmeler ve sivillerin katledilmesi gibi durumlar, sahadaki kaosun açık göstergeleri haline geldi.
Dışarıdan oluşturulmaya çalışılan kamuoyu desteği de benzer şekilde olumsuz sonuçlar doğurdu. Türkiye’de düzenlenen gösteriler, kolluk kuvvetleri tarafından engellendi. “Kürt katliamı” iddiaları, PKK medyası tarafından üretilen asılsız söylemler olarak kaldı ve bu durum, örgütün itibarını daha da zedeledi. Avrupa’da gerçekleştirilen araç yakma ve Suriyelilere ait dükkanların basılması gibi eylemler, Batı kamuoyunda PKK’nın vahşi bir örgüt olarak algılanmasını pekiştirdi.
Yaşanan bu gelişmelerin ardından Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara, ABD Başkanı Trump ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirerek durumu aktardı ve arabuluculuk rolü için teşekkür etti. Trump da bu görüşmeyi kamuoyuyla paylaştı. Bunun üzerine PKK yanlısı liderler ve medya organları, Trump’ı ve Suriye temsilcisi Tom Barrack’ı ihanetle suçlayarak kendilerini yüzüstü bırakmakla itham etmeye başladı. Aynı çevreler, başta İsrail olmak üzere Batılı ülkelerden yardım talep etti. Ancak bu çabalar, sahadaki büyük hezimeti telafi edemediği gibi PKK’yı kamuoyu nezdinde daha da istenmeyen bir aktör haline getirdi.
SDG, 10 Mart Mutabakatı’nı reddettikten sonra 18 Ocak Anlaşması’nı kabul etmek zorunda kaldı. Anlaşmaya göre; SDG askeri yapısından üç tugayın Haseke’de, bir tugayın ise Aynul-Arab’da olmak üzere toplam dört tugayın Suriye Ordusu’na entegre edilmesi, bu katılımın toplu değil bireysel olarak yapılması ve petrol sahaları, Kamışlı Havalimanı, güvenlik, sınırlar, kamu binaları ve belediye işletmelerinin Suriye yönetimine devredilmesi karara bağlandı.
Her ne kadar süreç kusursuz ilerlemese de, anlaşma maddeleri aşamalı olarak hayata geçirilmeye başlandı. Bazı PKK unsurlarının anlaşmayı ihlal etmeye yönelik girişimleri olsa da, ellerindeki imkânların büyük ölçüde kaybedilmesi, bu ihlallerin SDG liderliğinin diplomatik ve kamuoyu nezdindeki pozisyonunu daha da zayıflatmaktan başka bir sonuç doğurmadığını gösterdi.
Yüzeysel bakıldığında karmaşık bir entrika gibi görünen bu gelişmeler, derinlemesine incelendiğinde son derece doğal sonuçlar olarak karşımıza çıkıyor. Deyr Hafir, Tabka, Rakka ve Kobani gibi bölgeleri ziyaret ettiğimde, yaşananların bir medya söylentisi değil, SDG açısından gerçek bir felaket olduğu açıkça görülüyordu. SDG, yaklaşık on yıl boyunca ne Arap nüfusun yoğun olduğu bölgelerde ne de Kürtlerin yaşadığı alanlarda halka yönelik somut bir yatırım yapmamıştı. Belediyecilik neredeyse sıfır düzeyindeydi; devrik rejimin yirmi yıl önce yaptığı yatırımların üzerine tek bir tuğla dahi konmamıştı. Yollar harabe halindeydi ve kamu hizmetleri yok denecek kadar azdı. Zorunlu askerlik uygulamaları, eğitim müfredatında halkın değerleriyle uyuşmayan ideolojilerin dayatılması, Araplara yönelik ırkçı politikalar ve toplumsal değerlerin hiçe sayılması, halkın tepkisini derinleştirmişti. Halktan bu denli kopmuş bir yapının böylesi bir çöküş yaşaması kaçınılmazdı.
Öte yandan, tünel altyapısına yapılan yatırımların boyutunu yerinde görme imkânı buldum. Kıbeyne ve benzeri bölgelerdeki çalışmalarla kıyaslandığında, son derece karmaşık ve maliyetli bir sistem inşa edildiği net biçimde ortadaydı. Havalandırma ağlarından bağlantı koridorlarına kadar oldukça kompleks tünel yapıları oluşturulmuştu. Öyle ki bazı karargâh altı tünellerin takibi mümkün olmayınca belirli noktalardan duvar örülerek kapatıldığı, krokilerinin çıkarılmasının sonraya bırakıldığı gözlemleniyordu. Bu tünellere harcanan kaynağın onda biri halka hizmete ayrılmış olsaydı, tablo belki de farklı olabilirdi.
Sonuç olarak PKK, tarih boyunca büyük devletlerin doğrudan desteği olmaksızın girdiği tüm çatışmaları ağır yenilgilerle kaybetmiştir. DEAŞ karşısında, Afrin’de, Barış Pınarı bölgesinde, Şeyh Maksut’ta ve Suriye’nin kuzeydoğusunda benzer bir çöküş ve hezimet tekrar etmiştir. Suriye’nin kuzeydoğusunun PKK’dan temizlenmesi, örgütün tabutuna çakılan son çivilerden biri niteliğindedir.
Önümüzdeki süreçte Müslüman Kürt halkına yönelik yeni bir davet ve öz kimliğe dönüş çabaları başladığında, Sünni Kürt halkı tarih boyunca olduğu gibi İslam sancağını taşıyan bir topluluk olarak İslam ordusu saflarında yerini alacaktır. Bu noktada Kürt âlimlere ve davetçilere büyük sorumluluklar düşmektedir. Kürtler, Şeyh Said’den sonra yüz yıldır kaybettikleri bir fırsatı yeniden yakalamıştır. Türkiye’nin güneydoğusunda, Suriye’nin kuzeydoğusunda ve Kuzey Irak’ta İslam davetinin önündeki en büyük engel olan PKK ideolojisi çökmüş, sahada kaybetmiş ve Kürt halkına sunabileceği hiçbir şey kalmamıştır.
Bilâd-ı Şam’da yükselen İslam sancağı, ırk ayrımı gözetmeksizin bu kutlu davetin önünü açmıştır. Hem Sünni Kürtlerin hem de bölgedeki diğer Sünni Müslümanların bu imkândan istifade ederek, bu şanlı davayı omuzlamaları ve Selahaddin Eyyubi’nin torunları olmanın sorumluluğunu yerine getirmek üzere saflardaki yerlerini almaları gerekmektedir.
Surda bir gedik açtık, mukaddes mi mukaddes
Ey kahpe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!




