İsrail’e Karşı Dörtlü İttifak: Gerçekçi Mi, Hayal Mi?
Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın İsrail’e karşı ittifak kurma olasılığı ne kadar gerçekçi?
Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın İsrail’e karşı ortak bir hareket geliştirebileceği iddiaları yeniden gündeme geldi. Özellikle İsrail’in Gazze’de sürdürdüğü askeri operasyonlar, bu ülkelerin bir araya gelerek ortak bir askeri veya siyasi ittifak kurma olasılıklarını tartışma konusu haline getirdi. Bu dört ülkenin, nüfus, ekonomik güç ve askeri kapasite açısından İsrail’den daha büyük bir potansiyele sahip olduğu düşünülse de, uluslararası ilişkilerde potansiyelin gerçeğe dönüşmesi için irade gereklidir.
Burada önemli bir soru, bu ülkelerin neden bugüne kadar böyle bir adım atmadığıdır. Bir ittifakın oluşabilmesi için öncelikle ortak bir tehdit algısının varlığı gerekmektedir. Örneğin, Avrupa ülkelerini NATO çatısı altında bir araya getiren Sovyet tehdidi, Körfez ülkelerini ise İran’a yönelik kaygılar bir araya getirmiştir. Ancak Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında İsrail’e karşı böyle bir ortak tehdit algısı mevcut değildir.
Türkiye, İsrail’i bölgesel istikrarsızlığın önemli bir kaynağı olarak görmekte, ancak mevcut koşullarda doğrudan askeri bir tehdit olarak değerlendirmemektedir. Bununla birlikte, İsrail’in bölgedeki faaliyetlerinin Türkiye’nin uzun vadeli güvenlik çıkarlarıyla çatışabileceği düşünülmektedir. Türkiye ile İsrail arasındaki rekabet daha çok jeopolitik bir nitelik taşımaktadır.
Mısır’ın öncelikli gündemi ise ekonomik kriz ve Sina Yarımadası’nın güvenliği üzerinedir. Suudi Arabistan’ın güvenlik kaygıları ise uzun yıllardır İran ekseninde şekillenmektedir. Pakistan ise Hindistan merkezli bir güvenlik anlayışını sürdürmektedir. Dolayısıyla bu dört ülkenin güvenlik gündemleri arasında belirgin farklılıklar bulunmaktadır ve bu durum, ortak bir askeri blok oluşturma ihtimalini zayıflatmaktadır.
Gazze konusunda yapılan açıklamalar, zaman zaman ortak bir duruş sergilese de, bölgesel rekabetler devam etmektedir. Türkiye ve Mısır ilişkileri normalleşme sürecine girmiş olsa da, Libya, Doğu Akdeniz ve bölgesel nüfuz alanları konusunda geçmişten gelen ciddi görüş ayrılıkları mevcuttur. Suudi Arabistan ile Türkiye arasındaki ilişkiler de dalgalı bir seyir izlemektedir. Pakistan ise bu denklemin en uzak aktörü olarak öne çıkmaktadır.
İsrail’in bölgedeki konumu, genellikle gözden kaçan bir diğer noktadır. İsrail’in güvenliği yalnızca askeri kapasitesine bağlı değildir; aynı zamanda ABD’nin Ortadoğu’daki en önemli stratejik ortağıdır. Dolayısıyla, İsrail’e karşı kurulacak herhangi bir askeri ittifak, fiilen ABD’nin bölgedeki çıkarlarına meydan okumak anlamına gelecektir. Bu durum, iktidar sahiplerinin koltuklarını kaybetme riski taşıdığı için istenmeyen bir durumdur.
Türkiye, NATO üyesidir; Mısır, ABD’nin en büyük askeri yardım alan ülkelerinden biridir. Suudi Arabistan’ın güvenlik yapısı büyük ölçüde Amerikan sistemlerine dayanmakta, Pakistan ise ekonomik ve diplomatik açıdan küresel sistemden bağımsız hareket edememektedir. Bu koşullar altında, bu ülkelerin İsrail’e karşı ortak bir askeri blok oluşturması, yalnızca Tel Aviv ile değil, Washington ile de doğrudan bir kriz yaşaması anlamına gelir.
İsrail’e karşı ittifak tartışmalarında sıkça askeri kapasite hesapları yapılmakta, toplam nüfus, savaş uçağı sayısı ve savunma bütçeleri karşılaştırılmaktadır. Ancak sorun, askeri kapasite değil, siyasi irade eksikliğidir. Gazze’de yaşananlar, bu durumu en açık şekilde ortaya koymaktadır. Milyarlarca dolarlık savunma bütçelerine sahip ülkeler, İsrail üzerinde anlamlı bir baskı oluşturacak siyasi adımlar atmakta isteksiz kalmaktadır.
Son üç yıldır Gazze’de yaşananlar, yalnızca Filistin meselesine değil, İslam dünyasının genel durumuna dair önemli soruları gündeme getirmiştir. Birçok kişi, bu kadar ülke ve imkan varken İsrail’in neden durdurulamadığını sorgulamaktadır. Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ortak bir ittifak kurabileceği yönündeki beklentiler, bu sorudan kaynaklanmaktadır. Ancak bu beklentilerin çoğu, siyasi gerçeklikten ziyade psikolojik bir ihtiyaç gibi görünmektedir.
Gazze’de yaşananlar karşısında çaresiz kalan milyonlarca insan, büyük bir güç arayışına yönelmektedir. Dört ülkenin aynı safta buluşması fikri, birçok kişi için umut verici görünse de, gerçeklikle arasında ciddi bir mesafe bulunmaktadır. İsrail’in mevcut durumu, yalnızca askeri gücüyle açıklanamaz; bu durum, yıllar içinde inşa edilmiş siyasi, ekonomik ve askeri ilişkiler ağına dayanmaktadır. Dolayısıyla mesele, birkaç ülkenin bir araya gelerek ortak bir açıklama yapması kadar basit değildir.
Önemli olan, Gazze’de yaşananların İslam dünyasının güç eksikliğini değil, ortak siyasi irade eksikliğini ortaya koyduğudur. Bugün İsrail’e karşı ortak bir blok kurabilecek ekonomik, askeri ve diplomatik kapasite mevcuttur. Ancak eksik olan, bu kaynakların aynı hedef doğrultusunda kullanılmasına yönelik siyasi kararlılıktır. Bu nedenle, Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında bir ittifakın neden kurulamadığını anlamak isteyenlerin, öncelikle askeri dengelere değil, siyasi tercihlere odaklanmaları gerekmektedir. Son dönemde gündeme gelen ‘İsrail’e karşı ittifak’ söylemlerinin, somut bir stratejik hamle olmaktan çok, kamuoyundaki rahatsızlığı yönetme amacı taşıyıp taşımadığı da sorgulanmalıdır. Gazze’de yaşananların ardından, Müslüman halkların yükselen öfke ve hayal kırıklığı, hükümetler üzerinde ciddi bir baskı oluşturmuştur. Bu bağlamda ortaya atılan bazı siyasi söylemler ve diplomatik girişimler, gerçek bir politika değişikliğinden ziyade kamuoyunun tepkisini yatıştırmaya yönelik hamleler olarak değerlendirilebilir. Bu nedenle, Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında İsrail’e karşı bir ittifak kurulacağı yönündeki iddialara temkinle yaklaşmak gerekmektedir. Zira bugüne kadar atılan adımlar, yeni bir ittifak kurmayı değil, mevcut küresel düzenin korunmaya devam ettiğini göstermektedir.




