İran’da Beklenen Ayaklanmanın Gerçekleşmemesi Üzerine Analiz

İran’da beklenen ayaklanmanın neden gerçekleşmediği üzerine derinlemesine bir analiz.

Prof. Dr. İbrahim Aksu, İran’da Siyonist İsrail ve ABD’nin beklediği ayaklanmanın neden hayata geçmediğini ele aldığı yazısında, “Düzenin çöküşüne dair korku, hâlâ güçlü bir şekilde varlığını sürdürmektedir. Bu nedenle rejime duyulan öfke ile devletin dağılması ihtimali, aynı şey olarak algılanmamaktadır. Halk, rejimi sevmeyebilir; fakat iç savaşın ya da dış müdahale sonrası belirsizliğin sonuçlarını daha tehlikeli görebilir.” ifadelerini kullanıyor.

Aksu’nun MGEKritik’te yayımlanan “Korku, Fitne ve Hafıza: İran’da Umulan Ayaklanma Neden Gerçekleşmedi?” başlıklı yazısının önemli bölümlerini sizlere sunuyoruz.

Modern zamanların perspektifinden bakıldığında, İslam siyaset tarihinin deneyimleri, günümüz İslam toplumlarının siyasi hareketlerini beklenenden daha fazla etkileyebilir. Bu etki, özellikle İran’a yönelik devam eden saldırılarda somut bir şekilde gözlemlenmektedir.

Amerika ve İsrail’in İran’a yönelik son operasyonlarının başlangıcında, saldırgan tarafın zihninde şekillenen ana fikir, dışarıdan gelen askeri baskının içeride bir halk hareketini tetikleyeceği ve İran’daki rejimin çift yönlü bir sıkışma ile çökeceği yönündeydi. Ancak, bu beklenti yalnızca stratejik bir tahmin değil, aynı zamanda İran sokaklarındaki protesto dalgalarına dayanan bir öngörüydü. İçerideki rejim karşıtı hoşnutsuzluk oldukça belirgindi. Peki, bu hoşnutsuzluk neden dış müdahale ile birleşerek bir ayaklanmaya dönüşmedi?

Bu soruya, İran rejiminin baskı kapasitesine atıfta bulunarak basit bir yanıt verilebilir: Güçlü güvenlik aygıtı, örgütlenme zorlukları ve liderlik eksikliği gibi faktörler etkili olabilir. Ancak bu açıklama tek başına yeterli değildir. Çünkü mesele yalnızca “neden ayaklanamadılar?” değil, aynı zamanda “neden ayaklanmayı tercih etmediler?” sorusudur. Bu ikinci soru, daha derin bir inceleme ve tarihsel arka plana bakmayı gerektirmektedir.

İslam siyaset düşüncesi, tarihsel olarak düzen ile adalet arasında zor bir tercih yapma problemi üzerinde yoğunlaşmıştır. Özellikle iç savaşların ve Moğol saldırılarının yıkıcı tecrübeleri, birçok düşünürde şu fikri doğurmuştur: Zalim bir yönetim bile, kaotik bir çözülme ortamından daha katlanılabilir. Bu anlayış, çoğu zaman “zalim de olsa yöneticilere itaat” şeklinde özetlenmektedir. İmam Gazzali de bu durumu açıkça dile getirmiştir. Ancak bu yaklaşımın, yüzeysel bir teslimiyet çağrısından ziyade, toplumsal düzenin çöküşüne dair derin bir korkunun sonucu olduğunu vurgulamak gerekmektedir.

Bu yazıda üzerinde durmak istediğimiz nokta, söz konusu düşüncenin yalnızca metinlerde kalmış bir tarihsel öğreti olmadığıdır. Daha önemlisi, zamanla bir siyasal refleks ve toplumsal hafıza haline gelmiş olmasıdır. Günümüzde İran toplumunun önemli bir kesimi klasik metinlere referansla hareket etmiyor olabilir; ancak düzenin çöküşüne dair korku hâlâ güçlü bir şekilde varlığını sürdürmektedir. Bu nedenle halk, rejime duyduğu öfkeyi devletin dağılması ihtimali ile aynı şey olarak değerlendirmemektedir. Rejimden hoşnutsuzluk duysalar bile, iç savaşın ya da dış müdahale sonrası oluşacak belirsizliğin sonuçlarını daha tehlikeli görmektedirler.

Modern İran tecrübesi de bu bağlamda belirleyici bir rol oynamaktadır. 1979 Devrimi, kitlesel mobilizasyonun radikal ve öngörülemez sonuçlar doğurabileceğini göstermiştir. İran-Irak Savaşı ise dış tehdidin yıkıcı etkilerini kolektif hafızaya kazımıştır. Bu tarihsel ve bölgesel deneyimler, dış müdahaleyi bir kurtuluş fırsatı olmaktan çıkarıp bir risk unsuru haline getirmektedir.

Sonuç olarak, ilk bakışta paradoksal görünen bir durum ortaya çıkmaktadır: Halk, yöneticilerden hoşnutsuz olabilir; ancak bu hoşnutsuzluk, dış destekli bir ayaklanma için yeterli motivasyonu sağlamaz. Çünkü burada belirleyici olan, mevcut durumun kötülüğünün yanı sıra alternatifin ne kadar öngörülemez ve tehlikeli olduğudur. Eğer alternatif, yüksek ihtimalle daha büyük bir yıkımı işaret ediyorsa, rasyonel tercih çoğu zaman mevcut durumu kabullenmek olur.

Bu noktada düşülebilecek hata, durumu basitçe “itaat kültürü” ile açıklamak olacaktır. Bunun yerine, daha isabetli bir yorum, İran toplumunda tarihsel olarak şekillenen bir “fitneden kaçınma” refleksinin, modern siyasi deneyimlerle birleşerek güçlü bir davranış kalıbı oluşturduğudur. Bu kalıp, dış müdahale anlarında daha belirgin hale gelir; çünkü dış tehdit, iç farklılıkları geçici olarak bastırır ve toplumsal enerjiyi rejime karşı değil, dışarıya karşı yönlendirir.

Sonuç olarak, İran’da beklenen ayaklanmanın gerçekleşmemesi, yalnızca rejimin gücüyle açıklanamaz. Bu durum, aynı zamanda toplumun düzen, kaos ve risk arasında yaptığı zor bir tercihin sonucudur. Bu tercih, ne tamamen rasyoneldir ne de tamamen ideolojiktir. Aksine, tarihsel hafıza, siyasal düşünce ve güncel deneyimin kesişiminde ortaya çıkan çok boyutlu bir tutumdur.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu