Husiler, Babülmendep’te oyunun kurallarını değiştiriyor

Eski İsrailli istihbaratçı Danny Citrinowicz, Husilerin Babülmendep’teki ilerleyişinin ABD ve Suudi Arabistan için yeni bir strateji zorunluluğu doğurduğunu belirtti.

İsrail Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nde (INSS) araştırmacı olarak görev yapan ve eski İsrail askeri istihbarat subayı Danny Citrinowicz, Yemen’deki son gelişmeleri değerlendirdi. Citrinowicz, Ensarullah’a bağlı Sana hükümeti güçlerinin, kamuoyunda Husiler olarak bilinen hareketin, sahadaki ilerleyişiyle bölgesel dengeleri etkileyebilecek bir konuma ulaştığını savundu.

Citrinowicz, kişisel X hesabından yaptığı paylaşımda Husilerin “oyunun kurallarını değiştirecek bir zaferin eşiğinde” olduğunu öne sürdü. Bu sürecin devam etmesi halinde ABD ve Suudi Arabistan’ın mevcut politikalarını gözden geçirerek yeni bir strateji geliştirmek zorunda kalabileceğini ifade etti.

Suudi Arabistan’ın hesapları ve ABD’nin yaklaşımı

Eski istihbaratçıya göre Riyad, Husilerle yürüttüğü mücadelede kapsamlı bir savaşa hazırlıklı değildi. Suudi Arabistan’ın yıllar boyunca temel yaklaşımı, ekonomik kaynaklarını kullanarak istikrar sağlamaya ve siyasi yollarla yeni bir çatışmayı önlemeye çalışmak oldu.

Ancak bu tutum, Husiler tarafından farklı biçimde yorumlandı. Riyad’ın daha kırılgan, risk almaktan kaçınan ve geniş çaplı bir savaşa başvurma konusunda isteksiz olduğu kanaati güçlendi. Citrinowicz, Suudi Arabistan’ın itidal politikasının caydırıcılık yaratmak yerine Husilere gerilimi artırmanın sonuç getirebileceği düşüncesini aşılamış olabileceğini belirtti.

Washington açısından temel sorunlardan biri ise İran’ın Husiler üzerindeki etkisinin nasıl değerlendirileceği. ABD’de, Tahran’a yönelik baskının artırılması halinde İran’ın Husileri geri adım atmaya zorlayabileceği yönünde bir yaklaşım bulunduğu aktarılıyor. Citrinowicz’e göre bu değerlendirme, İran-Husi ilişkilerinin niteliğinin eksik anlaşılmasından kaynaklanıyor.

İran, Husilere silah, teknoloji, uzmanlık ve farklı yardım biçimleri sağlayarak hareketin askeri kapasitesinin gelişmesine katkıda bulundu. Bununla birlikte Tahran’ın etkisi, Husiler üzerinde mutlak bir kontrol sahibi olduğu anlamına gelmiyor. Husiler kendilerini yalnızca İran’dan talimat alan bir vekil olarak değil, kendi ideolojik hedefleri ve karar mekanizmaları bulunan Direniş Ekseni ortaklarından biri olarak görüyor.

ABD ile geçmişte yaşanan gerilimlerin de İran’ın Husileri yönlendirme kapasitesinin ve isteğinin sınırlarını ortaya koyduğu değerlendiriliyor. Bu nedenle Washington’ın yalnızca Tahran’a baskı uygulayarak Husilerin tutumunu değiştirmesinin garanti edilemeyeceği belirtiliyor.

Babülmendep’te büyüyen stratejik risk

Citrinowicz, ABD’nin Husilere karşı daha önce yüksek maliyetli ancak sınırlı stratejik sonuçlar üreten askeri operasyonlar yürüttüğünü hatırlattı. Yeni bir hava saldırısı dalgasının Husilerin yaklaşımını kökten değiştireceğine dair güçlü bir gerekçe bulunmadığını belirten Citrinowicz, böyle bir adımın mühimmat ve askeri kaynak tüketirken özellikle denizdeki Amerikan unsurlarını yeni saldırı riskleriyle karşı karşıya bırakabileceğini kaydetti.

Washington’ın Suudi Arabistan ve diğer ortaklarına istihbarat, savunma ve askeri destek sunabileceğini belirten Citrinowicz, Yemen’deki Husi karşıtı cephenin zayıflığının ve parçalı yapısının süresiz biçimde ABD tarafından telafi edilemeyeceğini savundu.

Husilerin Babülmendep yönündeki ilerleyişi, stratejik önemi yüksek deniz geçişlerinden birindeki riskleri artırıyor. Citrinowicz’e göre Husilerin ABD donanmasını yenmesi ya da Suudi Arabistan’ı işgal etmesi gerekmiyor. Ticari gemi trafiğini düzenli biçimde tehdit edebilmeleri, ekonomik maliyet oluşturabilmeleri ve ABD ile bölgesel ortaklarını yeni bir çatışma ile mevcut durumu kabullenmek arasında bırakabilmeleri, başlı başına önemli bir sonuç doğurabilir.

Bu değerlendirme, Husilerin yenilmez olduğu anlamına gelmiyor. Askeri altyapıları hedef alınabilir ve kapasiteleri zayıflatılabilir. Ancak füze rampalarının imha edilmesinin tek başına kalıcı caydırıcılık sağlamayacağı vurgulanıyor. Asıl mesele, ağır bedelleri göze alabilen, İran desteğiyle geliştirilen füze ve insansız hava aracı kapasitesine sahip ideolojik bir harekete karşı etkili ve sürdürülebilir bir caydırıcılık kurulması.

Citrinowicz, Suudi Arabistan’ın yaşadığı deneyimin ekonomik gücün sınırlarını da gösterdiğini belirtti. Buna göre para kısa vadeli bir sakinlik sağlayabilir; ancak stratejik caydırıcılığı tek başına satın alamaz. Babülmendep’te seyrüsefer güvenliğinin korunması için deniz güvenliği, istihbarat, askeri baskı, yerel ortakların güçlendirilmesi ve diplomatik girişimleri bir araya getiren uzun vadeli bir uluslararası iş birliğine ihtiyaç bulunuyor.

İran’ın ise bu tablodan yarar sağladığı ileri sürülüyor. Tahran’ın her Husi kararını doğrudan yönlendirmesi gerekmiyor. Babülmendep’i tehdit edebilen, Suudi Arabistan’ı meşgul eden, ABD’nin askeri kaynaklarını tüketen ve bölgesel gerilimin ekonomik bedelini artıran güçlü bir Husi hareketi, İran açısından önemli bir stratejik kazanım olarak değerlendiriliyor.

Mekke İttifakı için ilk sınav

Husilerin ilerleyişi ve Suudi Arabistan’a yönelik saldırılar, Riyad, Ankara ve İslamabad arasında oluşturulan “Mekke İttifakı”nı da ilk ciddi sınavıyla karşı karşıya bırakıyor. Citrinowicz, bir ittifakın değerinin kuruluş aşamasındaki açıklamalardan çok, üyelerinden biri tehdit altındayken diğerlerinin sahada ne yaptığıyla ölçüleceğini belirtti.

Suudi Arabistan’ın doğrudan ve giderek büyüyen bir Husi tehdidiyle karşı karşıya olmasına rağmen Türkiye ve Pakistan’ın mücadeleye somut biçimde dahil olma konusunda istekli görünmediği ifade edildi. Bu durum, söz konusu yapının kalıcı bir bölgesel güvenlik mimarisi mi yoksa ihtiyaç anında yeterli karşılık veremeyen sembolik bir oluşum mu olduğu sorusunu gündeme getiriyor.

Citrinowicz’e göre Türkiye ve Pakistan, Suudi toprakları ile stratejik çıkarları saldırı altındayken somut destek sunmazsa Riyad, ittifakın siyasi mesajların ötesinde pratik olarak ne sağladığını yeniden değerlendirmek zorunda kalabilir. Washington açısından da kriz, bölgesel ortakların kendi güvenlik sorumluluklarını üstlenmesi yönündeki çağrılarla gerçek bir çatışma sırasında risk paylaşma iradesi arasındaki farkı ortaya koyuyor.

Eski İsrailli istihbaratçı, yalnızca barış döneminde işleyen bir ittifakın gerçek anlamda ittifak sayılamayacağı değerlendirmesinde bulundu. Ona göre Husilerin Babülmendep çevresindeki stratejik dengeleri kalıcı biçimde değiştirmesini önlemek için kısa süreli operasyonların ötesine geçen, sürdürülebilir ve çok taraflı bir yaklaşım gerekiyor.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu