Kobani’den Halep’e Dezenformasyon: Yalanlar ve İftiralar
Kobani’den Halep’e yayılan dezenformasyonun boyutları ve gerçekler üzerine bir analiz.
Daha önce “Kobani düştü, düşecek” söylemleriyle gündeme gelen bazı çevreler, bugün de yalan ve iftiralarla dolu bir söylem geliştirmeye devam ediyor. Halep’te yaşanan olayları takip ederken, sahadan gelen görüntülerle birlikte dezenformasyonun boyutlarını gözlemlemekteyiz. Bu süreçte, İslami kimliğe sahip bazı grupların Halep üzerindeki çarpık analizlerini anlamaya çalışmak, bizleri düşündürüyor. Yaşanan olayların ve tepkilerin tutarsızlığı, yıllardır süren mücadeleye tanıklık edenlerin bile kimlik bunalımı yaşamasına neden oluyor.
Halep’te meydana gelen olaylar, kimlik bunalımı yaşayan bazı kişilerin gerçek yüzlerini ortaya çıkarıyor. Kobani kumpasıyla ortalığı karıştıran ve masum insanların katledilmesine neden olanların durumu ise tartışmasız. Zulmün yanında yer alanların açıklanacak bir durumu yokken, yaşanan olayları gözlemleyen bazı kişilerin çarpık değerlendirmeleri dikkat çekiyor. Öncelikle belirtmek gerekir ki, isimlerimizin önüne ne yazılırsa yazılsın, bizler her şeyden önce Müslümanız. İslami kimliğin gereklilikleri her zaman önceliklidir. Yıllardır ulus cahiliyesine yönelenler, şimdi bir kez daha yalanlar üreterek hakikatleri çarpıtma çabası içerisindeler.
Özellikle Esed’in yanında yer alanlar, şimdi yeni yönetimi ona benzetmeye çalışarak iftiralarla karalamaya çalışıyorlar. SDG/PKK’nın işlediği suçlar üzerinden mücahitleri hedef alanların durumu ise akıllara durgunluk veriyor. Esed’in Yermük’te katlettiği mazlumların görüntüleri ile barbar rejime destek çağrıları yapanlar, şimdi SDG/PKK’nın yaktığı araçların görüntüleri ile “Yarattığınız fotoğrafla övünün” diyorlar. Bu durum, çelişkili bir yaklaşım sergilemekte. Halep’te Kürtlere yönelik saldırılar olduğu iddiaları, tutarsız açıklamalarla daha da çarpıtılıyor. Sözlerine “Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinde Afrin’den sürgün edilenler yaşıyor, bu saldırı onlara” diye başlayanlar, “Berxwedan” (Direniş) ile bitiriyorlar. Ancak Suriye ordusunun 24 saatte tahliye ettiği 140 bin sivil, bu tartışmaların dışında kalıyor.
İlk gece 20 bin sivil Halep’ten Afrin’e nakledilirken, bu süreç devam ediyor. Yıllardır “Afrin’den Kürtler sürgün edildi” diyenlerin tezleri çökmesine rağmen, bu durum göz ardı ediliyor. Sorulması gereken bir soru var: Afrin’den sürgün edilenlerin geri dönüşü neden sorun olsun? Eğer mesele buysa, sorun çözülmüş demektir. Ancak SDG/PKK’ya yönelik operasyonlar, orada yaşayan on binlerce sivilin hayatından daha önemli hale geliyor. “Siviller katlediliyor” diyenler, PKK militanlarının Eşrefiye Mahallesi’nden çekildikten sonra orayı topçu atışları ile hedef almasını gündeme bile almıyorlar. Neden? Orada yaşayanlar Kürt değil miydi? Onlar sivil değil miydi? Eğer öyleyse, PKK’ye hesap sormak gerekmez mi?
Dün akşam Eşrefiye’nin sivil halkı, Albay Muhammed Abdulgani’nin refakatinde evlerine döndü. Bu durum neden göz ardı ediliyor? Elbette ki mesele, dün sivillerin varlığı değil, bugün de aynı. Aksi takdirde, siviller için cansiperane koşanların aleyhine değil lehine yürüyüşler yapılırdı. Bu isimler, kahramanlıkları dolayısıyla ödüllendirilmelidir. Halep’te yaşananların ardından, “Kobani düştü, düşecek” söylemleri hala yalan ve iftiraların ötesine geçemiyor. Erdoğan’ın DAEŞ’e karşı olan açıklamalarını çarpıtanlar, bugün de varılan mutabakatlara uyulmasını telkin edenlerin sözlerini çarpıtıyorlar. “1 Nisan anlaşması” diyenler, bu anlaşmayı yerine getirmeyenlerin SDG/PKK olduğunu gizlemeye çalışıyorlar. Ancak aynı kişiler, mücahitlerin mevzilerinin topçu atışları ile hedef alınmasını büyük bir gururla paylaşıyorlar.
Yıllardır Türkiye’nin Baas şubesi gibi hareket edenler, Halep’te yüz binler sürgüne giderken, bu katliamı savunanlar dikkat çekiyor. “Ne işimiz var Suriye’de?” diyenler, şimdi “gerekirse buraya getirilsinler, kardeşlerimize sahip çıkalım” diyorlar. Akıllarına yeni mi geldi kardeşlerimiz oldukları? Hani iş vermediğiniz, ev vermediğiniz Suriyeliler mi bunlar? Bugün Türkiye’nin rejim kalıntılarını savunmasını isteyenler, dün muhalefete destek verenleri hedef alıyorlardı. MİT TIR’ları tartışmasının üzerinden çok geçmedi ki, DAEŞ ile mücadele eden muhaliflere giden TIR’ların “DAEŞ’e gidiyor” diye manşetlere taşındığı günleri unuttular mı? O gün Türkiye’yi muhaliflere destek verdiği için uluslararası mahkemelere taşımak isteyenler, şimdi hangi yüzle konuşabiliyorlar?
İslami kimliğe sahip olmasına rağmen ulus cahiliyesinin etkisi altında kalanların zihin dünyasındaki çürümüşlük, gerçekleri çarpıtmakta. Müseylime’nin kabilesinden Talha en-Numeyri’nin durumu, bu olayları açıklamak için bir örnek teşkil ediyor. Yıllardır ödenen bedelleri gözlemleyenler, Suriyeli kardeşlerimizle dayanışma içinde oldukları için dava açılanlar, bu durumu nasıl izah edebilir? Şehirler, ülkeler geri alınabilir; ancak kimliğimizin zedelenmesi, adalet anlayışımızın tahrip olması nasıl telafi edilebilir? Müslümanların asli yurdu cennet değil miydi? İki karış toprak için kimliğimizden feragat etmeye değer mi? “Belki şehadetler dışında mevzilerimiz de işgal edilebilir, yiğitlerimiz hapsedilebilir, açık faaliyetlerimiz yasaklanabilir; ama tevhid inancı, ıslah ve inşa fikri demir parmaklıkları aşan bahar çiçeklerinin kokusu gibi, bir rüzgâr gibi talep eden gönüllere ulaşır ve yeniden tohumlanır.” Bu anlayışla verilen mücadele devam ederken, cahiliye asabiyesi ile hareket etmek kime ne kazandıracak?




