ABD ve İsrail’in İran’a Yönelik Savaşında Dini Referansların Rolü
ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşta dini referansların etkisi ve stratejik motivasyonlar üzerine bir analiz.
Mehmet Garip Tanyıldızı / Akşam
Amerika kutsal savaşta mı?
Trump’ın dini danışmanı Paula White-Cain, yaptığı bir konuşmada, Trump’ı Hz. İsa ile özdeşleştirerek, onun yaşadığı zorlukların Tanrı’nın bir planı olduğuna vurgu yaptı. Bu sözler, İran’a karşı yürütülen savaşın arka planındaki dini söylemlerin belirginleştiğini gösteriyor. Ancak bu durum, hem ABD hem de İsrail’in uzun zamandır kullandığı bir strateji.
7 Ekim’den sonra İsrail’in kutsal referansları yoğun bir şekilde kullanması dikkat çekti. Trump’ın yeniden başkan seçilmesiyle birlikte ABD’deki dini ritüellerin görünürlüğü de arttı. Bu bağlamda, ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşın, rasyonel hedeflere dayalı bir strateji mi yoksa teolojik bir motivasyonla mı anlamlandırıldığı sorusu gündeme geliyor.
Başlangıçta, ABD ve İsrail’in bu savaşı başlatma amacı rejim değişikliği olarak ifade edildi. Ancak, bu amacın ötesinde, Epstein dosyasının üstünün örtülmesi ve Çin’in etkisini kırma gibi örtük hedeflerin de bulunduğu iddiaları ortaya atıldı. Ancak gelinen noktada, hava saldırılarıyla rejim değişikliği beklentisinin sona erdiği görülüyor. Hark Adası’nda sınırlı bir kara harekâtı planlansa da bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği belirsizliğini koruyor.
Mevcut savaşın ilk amacına ulaşamaması, bunun sürdürülmesinin rasyonelliğini sorgulatıyor. Trump’ın zafer açıklamalarıyla Avrupa’ya savaş çağrısında bulunması arasındaki çelişkiler, bu amacın belirsizliğini daha da artırıyor. Uzun süren savaş, Trump’ın seçim vaatleri ve seçmen beklentileriyle de çelişiyor.
ABD ve İsrail yönetimlerinin çıkarlarının, savaşın devamı konusunda örtüşmediği ve zaman zaman çatıştığı da gözlemleniyor. Bu durum, Batı’nın seküler anlatısının sorgulanmasına neden oluyor. İsrail’in tarihsel ve dini anlatılarıyla, Amerikan Protestan/Evanjelik dindarlığı arasındaki etkileşim açıkça görülüyor.
Dini referansların bu denli görünür hale gelmesi, karar alıcıların bu referanslardan bağımsız olmadığını ve karar alma süreçlerinin bu etkilerden etkilendiğini düşündürüyor. Dünyanın en büyük hegemon gücünün dini referanslara başvurması, dini kimlik meselesinin küresel ölçekte geçerliliğini koruduğunu gösteriyor. Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt’in Papa 14. Leo’nun savaş karşıtı açıklamasına verdiği yanıt, bu durumun kimlik bağlamında ele alındığını kanıtlıyor.
ABD’nin bu dili kullanabilmesi ve küresel siyasetin merkezine yerleştirmesi, yalnızca Batı’ya özgü bir durum değil, aynı zamanda küresel siyasetin işleyişine dair yapısal bir veri olarak değerlendirilmeli. Bu nedenle Müslüman dünyanın, karşısındaki aktörleri sadece rasyonel çıkar hesapları yapan seküler yapılar olarak değil, aynı zamanda kendi kimlik anlatıları ve kutsal referanslarıyla hareket eden güçler olarak görmesi gerektiği vurgulanıyor.




