Müslüman seçmen söylemi İngiliz sağını aşıyor
Müslüman seçmen söylemi, İngiltere’nin Batı Şeria yaptırımlarını göç ve seçim hesaplarıyla ilişkilendiren İsrailli ve Amerikalı aktörlerle küreselleşiyor.
İngiltere’nin işgal altındaki Batı Şeria’daki yasa dışı İsrail yerleşimlerine karşı açıkladığı yaptırım ve ticaret kısıtlamaları, ülkenin sağ siyasetinde farklı bir çerçeveyle tartışılıyor. Hükümetin kararını uluslararası hukuk ve iki devletli çözümle gerekçelendirmesine karşın, sağ çevreler bu adımları Müslüman seçmenlerin desteğini kazanma girişimi olarak nitelendiriyor. Böylece Müslüman seçmen söylemi, Filistin meselesine ilişkin somut politika tartışmasının önüne geçiriliyor.
İngiltere Dışişleri Bakanı Ed Miliband’ın eylülde, Batı Şeria’daki yasa dışı yerleşimlerden gelen ürünlerin ithalatının yasaklanması ile yerleşim faaliyetlerini destekleyen kişi ve şirketlere yaptırım uygulanmasına yönelik planı duyurması, Muhafazakâr Parti ve Reform UK çevrelerinden sert tepki aldı.
Londra, kararın yerleşimlerin uluslararası hukuka aykırı olması ve genişlemelerinin Filistin devletinin kurulabilirliğini zayıflatması nedeniyle alındığını belirtiyor. İngiliz hükümeti ayrıca uygulamanın iki devletli çözümü korumayı ve uluslararası hukuku desteklemeyi amaçladığını savunuyor. Kanada, Fransa ve diğer ülkelerle birlikte yapılan 8 Eylül tarihli açıklamada da yerleşim ürünlerine yönelik ticari kısıtlamalar konusunda ortak tutum ortaya konuldu.
Buna karşın İngiliz sağındaki siyasetçiler, hükümeti İsrail politikasını iç siyasi dengeler uğruna değiştirmekle suçluyor. Muhalifler, yaptırımların içeriğiyle doğrudan tartışmak yerine Başbakan Andy Burnham ve Miliband’ın “İslamcı çıkarlara boyun eğdiğini” ileri sürüyor. Middle East Eye’a göre bu yaklaşım, İngiltere’de Müslümanların siyasetteki rolünü tehdit olarak gösteren daha geniş bir anlatının parçası haline geliyor.
Söylem İsrail ve ABD’de de kullanılıyor
İngiliz hükümetinin kararına yönelik bu yorumlar, ülke sınırlarının dışına da taşındı. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, geçen ay İngiltere’yi “İngiltere İslam Cumhuriyeti” şeklinde tanımlayarak ülkenin nükleer silaha sahip ilk İslam cumhuriyeti olabileceğini öne sürdü.
İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, karar öncesinde İngiltere’yi “radikal İslam tarafından fethedilmiş” bir ülke olarak niteledi. Diaspora Bakanı Amichai Chikli ise yaptırımların ardından İngiliz hükümetinin “küreselciler ve İslamcılar” tarafından yönlendirildiğini savundu. Bu açıklamalar, yerleşim politikasına ilişkin eleştirilerin ötesine geçerek İngiltere’deki Müslüman nüfusu ülkenin siyasi yönelimi için tehdit gibi sunuyor.
Benzer ifadeler ABD’de de gündeme geldi. ABD Başkanı Donald Trump, yaptırım kararından önce Londra’nın “farklı bir kültüre” dönüştüğünü iddia ederek kentte “şeriat mahkemeleri” bulunduğunu söyledi. Ancak İngiltere’de hukuki statüye sahip şeriat mahkemeleri bulunmuyor. Bazı dini konularda danışmanlık veren şeriat konseylerinin yasal mahkeme yetkisi yok.
ABD Temsilciler Meclisi üyesi Cumhuriyetçi Randy Fine ise İngiltere’yi “Birleşik İslam Krallığı” olarak nitelendirdi ve yaptırım kararını Müslüman seçmenlere yönelik siyasi bir hamle şeklinde sundu.
İngiliz sağında seçim hesabı suçlaması
Muhafazakâr Parti lideri Kemi Badenoch, hükümeti İngiliz çıkarlarını “İslamcı ve aşırı sol aktivistlerin oylarını geri kazanmak” uğruna feda etmekle suçladı. Reform UK Genel Başkan Yardımcısı Richard Tice de yaptırımların “aşırı sol ve İslamcı seçmenleri” yeniden kazanma amacı taşıdığını iddia etti.
Göç karşıtı Restore Britain partisinin lideri Rupert Lowe, İngiliz dış politikasının Müslüman oylarını koruma veya geri kazanma hedefiyle şekillendirildiğini ileri sürdü. Eski Başbakan Liz Truss hükümeti “İslamcıları memnun etmeye çalışan bir rezalet” olarak nitelerken, Boris Johnson da Burnham’ı radikal ve mezhepçi politikalar izlemekle suçladı.
Sağ basında da benzer değerlendirmeler yer aldı. Daily Mail, yaptırımların İşçi Partisi’nin Gazze ve İran savaşları nedeniyle kaybettiği “Müslüman blok oylarını” geri kazanma çabasından kaynaklandığını savundu. Sunday Times yazarı Matthew Syed, sol gruplarla İslamcılar arasında güçlenen bir ittifak bulunduğunu öne sürerken Telegraph yazarı Allison Pearson, kararın parti içindeki “Gazze takıntılı” çevrelerin ve Müslüman seçmen kaygısının sonucu olduğunu iddia etti.
Bazı yorumcular, yaptırımların gelecek ay yapılacak Holborn ve St Pancras ara seçimi öncesinde Yeşiller Partisi’nin Müslüman seçmenler üzerindeki etkisini sınırlamayı amaçladığını da öne sürdü. Eski MI6 Başkanı Richard Dearlove, hükümetin Yeşillerin “İslamcı ve Hamas yanlısı” olarak tanımladığı seçmen desteğini kazanmasını önlemek için daha sert bir tutum aldığını savundu.
Ancak bu iddialar, İngiltere’nin Kanada, Fransa ve diğer ülkelerle birlikte aldığı kararın daha geniş diplomatik boyutunu açıklamakta yetersiz kalıyor. Londra, yaptırımların gerekçesini iki devletli çözümün korunması ve uluslararası hukukun uygulanması olarak açıklıyor; 8 Eylül tarihli ortak bildiride ise 12 ülke yerleşim faaliyetlerine karşı ticari kısıtlamalar konusunda ortak tutum sergiliyor.
Middle East Eye’ın değerlendirmesine göre İngiliz sağının yaklaşımı, İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’daki yerleşim politikasını doğrudan tartışmak yerine konuyu Müslüman seçmenler, göç ve çokkültürlülük eksenine taşıyor. Böylece İngiltere’deki tartışma, bir tarafta yerleşimlere karşı uluslararası hukuk temelinde alınan önlemler, diğer tarafta bu adımları seçim hesabı olarak gösteren Müslüman seçmen söylemi arasında şekilleniyor.




