Noel Baba Kapınızı Çalmadan Önce Düşünmelisiniz

Noel Baba’nın kapınızı çalmadan önce, hayatın gerçeklerini ve acılarını düşünmelisiniz.

Nehir Aydın Gökduman / Haksöz Dergisi Şubat 2005

Yılbaşı gecesi kapınızın Noel Baba tarafından çalınmasını ister misiniz? Bu soru, büyük bir oyuncakçı mağazasının vitrininde dikkat çekiyor. Vitrin, minik pamuk topları ve simli harflerle süslenmiş. Ortada ise Noel Baba kuklası yer almakta. Merakla değil, her yıl biraz daha benimsenen bu figürü daha yakından görmek için duruyorsunuz. Noel Baba, plastik bir çam ağacına yaslanmış, çuvalını sıkı sıkı tutuyor. Kırmızı elbisesi biraz bol olsa da kendinden emin bir duruş sergiliyor. Sanki gülümsemesiyle birilerini bekliyor gibi görünüyor.

Bir süre sonra, annesinin elinden çekiştiren bir çocuk beliriyor vitrinin önünde. “Noel Baba’nın çuvalı ne kadar büyük, değil mi anne? İçinde ne güzel hediyeler vardır. Yılbaşı gecesi bizim evimize de gelemez mi?” diyor. Kadın, aceleyle, “Bir Noel Babamız eksikti. Hadi çabuk gidelim, kendi babamızı kızdırmayalım,” yanıtını veriyor. Çocuğun yüzü düşüyor. Bu sefer vitrinin önündeki renkli simlerle süslenmiş, parlak jelatinle kaplanmış kukuletalara takılıyor. “Hiç değilse şu kırmızı şapkalardan birini alabilir miyiz? Lütfen!…” diyor. Kadın, “Başımın belası…” diyerek mağazaya giriyor. Çocuk, dışarı çıktıklarında başında kırmızı kukuleta ve gözlerinde aynı renkten gözlüklerle mutlu bir şekilde konuşuyor. “Anne, bu akşam Tatilya’ya gidebilir miyiz? Dönme dolabında yeni yıla girmeden bir dilek tutmak istiyorum. Çam ağacından almak için paramız yok mu? Öğretmenim, yeni yıl yeni umutlar demek diyor…”

Kadın, çocuğun elinden çekerek onu sürüklüyor. Noel Baba, uzaklaşan anne ve çocuğun ardından gülümsüyor gibi. Vitrinin önünde fazla durduğunuz için yanınıza bir piyangocu yaklaşır. “Yeni yıla trilyoner olarak girmek istemez misiniz?” diye sorar. Dönüp bakıyorsunuz. İlk bakışta cinsiyeti anlaşılmayan, ancak küçük detaylarla kadın olduğu anlaşılan piyangocu, trilyon kelimesini duyduğunuzda gözlerinizi size dikiyor. Bir şey söylemeden vitrinin önünden ayrılıyor, akşam kalabalığına karışıyorsunuz.

Hava kararmaya başlamış, soğuk bir akşam. Ortalık her zamankinden daha coşkulu ve ışıltılı. Vitrinlerin süslemeleri, insan yüzlerine yansımış gibi görünüyor. Çeşitli ve tuhaf yüzler yanınızdan geçiyor. Daha fazla üşümemek için o yüzlere bakmıyorsunuz. Küçük bir çingene kızı, yırtık terlikleriyle kaldırımı sürüyerek yürüyor. Kucağındaki gülleri yılbaşı sofrasını süslemek için zengin müşteriler arayarak sunuyor. Sarmaş dolaş gezen çiftler, şık giyimli insanlar, çiçekçi kız ve çocuğuna kukuleta alan kadın, hepsi birbirinden habersiz ama bir senaryonun oyuncuları gibi görünüyorlar.

Yılın son günlerinde belki de dalgınlıkla bu karmaşaya katılmak zorunda kalıyorsunuz. Her yıl artan yeni yıl coşkusuna sadece seyirci kalmanın mahzunluğuyla gün sayıyorsunuz. Etrafınızdaki insanların bu yersiz çılgınlığa kapıldıkları günlerde, felaket haberleri almak korkusu da cabası. Güney Asya, 2005 yılına yaklaşırken tsunami felaketiyle sarsılmış durumda. Dev dalgaların önünde savrulan on binlerce insan, televizyon ekranlarından ve gazetelerin manşetlerinden evlerin ortasına akıyor. Denizin kabarıp coştuğu, her şeyi yuttuğu o acı ve dehşet verici görüntüler… Ölüm, bu kez Ortadoğu yerine Asya’yı vurmuş durumda. Sokaklarda ceset yığınları oluşuyor.

Çaresizlikle irkilirsiniz. Çocuklarının cesetlerini kucaklayan ailelerin acısıyla sarsılırsınız. En değerli hazinelerin birkaç saniyede yok olduğunu görerek, yalnızca Allah’a tutunacak bir dalınız olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz. Sonra içten içe sorgulamaya başlarsınız, eksiklerinizi ve artılarınızı. Bilmeyerek yaptıklarınızı, unutarak yapmadıklarınızı düşünmeye başlarsınız.

Tüm bunlara rağmen, bir haber saatinde karşılaştığınız görüntülerle donup kalıyorsunuz. Tsunami felaketinin üzerinden iki gün geçmeden bazı eğlence merkezleri açılmış. Tatillerini yarıda kesmek istemeyen bazı insanlar, caddelere saçılan cesetlerin önünden geçerek diskolara ve barlara koşuyorlar. İçkinin su gibi aktığı, müziğin kulakları sağır ettiği eğlence mekanlarına gidiyorlar. Bu ne inatlaşmadır, diye düşünmeden edemiyorsunuz. Bu başkaldırı, insanın en büyük kötülüğünü kendine yapmasıdır. Şehir üzerinize yağmur gibi yağarken, kaçış yolları arıyorsunuz.

Duyarsızlık, çevrenizde olup bitenlerden de farklı değil. Gökyüzü gece yarısı patlatılacak havai fişeklere direnmeye çalışsa da, uzaktaki acılar çoğu insanın dikkatini çekmiyor. Ne tsunami, ne Filistin’deki soykırım, ne Irak’taki kan, ne Çeçenistan ne de başka bir zulüm… Hayat, kayıtsızlık sınırında devam ediyor. Oysa şehir meydanları, kukuletalı kalabalıklarla dolup taşmaktan ve sarhoş naralarıyla çınlamaktan bıkmış durumda. Onur ve özgürlük arayışında olan kalabalıkların özlemi içindeler. Fakat her yerde kıtlık, sığlık ve yavanlık hâkim. Bereket, besmelesiz kalınca azalıyor.

Artık parke taşlarından başka bir şey görmek istemiyorsunuz. Ya da gözlerinizi alabildiğine uzaklara dikip, mutlu bir hece düşmesini, içinizi aydınlatan bir meşale olmasını bekliyorsunuz. Ya da yalnızlığınızın kutsal bir ürpertiye dönüşmesini umuyorsunuz. Minareden yükselen ezanla nefes alıyor, yanınızdan geçerken size sevgiyle bakan bir hemşerinizle avunuyorsunuz. Sonra birkaç güvercin havalanıyor gökyüzüne. Yıldızlar birer birer yerlerini alıyor. Karşıdan karşıya geçmekte zorlanan bir ihtiyarın eline uzanıyorsunuz. Onun “Yeni yıl dedikleri de ne ola ki evlat, ömrü boşa tükettikten sonra” diyen sesiyle canlanıyorsunuz. Sonra kutlu bir hikayeden savrulmuş gibi yeniden yola düşüyorsunuz.

O sırada gözünüze boyası dökülmüş bir duvara yapıştırılmış bir afiş takılıyor. Belki yarısı yırtılmış, yazısı yağmurdan silinmiş ama onun dost eller tarafından oraya yapıştırıldığını hemen anlıyorsunuz. Üzerindeki kırmızı büyük puntolu yazılar okunabiliyor. Sanki harflerden kan damlıyor. Duvarın mat duruşu, afişle kaybolmuş. Sanki zulme karşı birlik olup meydan okuyorlar. Fakat afiş, kentin gürültüsü içinde, ışıltılı vitrinlerin ve dev billboardların gölgesinde öyle masum ve kimsesiz duruyor ki, bir an onu kendinizden başka hiç kimsenin fark etmediğini düşünüyorsunuz. Yaklaşıp elinizle kontrol etmek istiyorsunuz. Ama vazgeçiyorsunuz. Yeterince zaman ayıramadıklarınızla, yeterince başaramadıklarınızla daha da mahzunlaşıyorsunuz. Yalnızca çocuk gülüşlerine hapsolan masumiyete yanıyorsunuz. İçten içe ağlıyorsunuz.

Oysa içinizden mısralar geçiyor, ezgiler çağlıyor, gözleriniz düşle gerçek arasında kalabalıklar arıyor. İşte en gür sesinizle, içtenliğinizle, dirençli ve sahici olana koşun diyen sesiniz! Kentin ortasında, ıssız sokaklarda, metruk binalarda, ışıltılı bulvarlarda, evet her yerde her zaman varsınız. Var olmalısınız! Hayatı her an elinizden düşüp kırılacak bir kristal içtenliğiyle taşıyan siz! Her yanı puslu bir sabahta gideceği adresi doğrultmaya çalışan siz! Özgürlük duasını unutmayan siz! Aşkı ve şahitliği özümseyen de siz!

Haydi Rabbin adıyla selamlanan şafağa hazırlanın! Allah için aykırı bir duruşa! Sahici bir iç çekişe! İnadına isyana! Destansı bir vakara! Mukim adımlara…

Haydi uzatın mübarek ellerinizi! Şu kızıl Noel kapınızı çalmadan, o özge çağın kapısını aralayın.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu