Siyonizm: Filistin’in Ötesinde Bir Tehdit Unsuru
Siyonizm, Filistin topraklarıyla sınırlı kalmayıp, geniş bir alanda etkisini gösteren bir mekanizmadır.
İsrail’in saldırgan politikaları ve Siyonizm, yalnızca işgal altındaki Filistin topraklarıyla sınırlı kalmamakta, aynı zamanda dünya genelinde siyasetten medyaya, ekonomiden sosyal yaşama kadar geniş bir etki alanı oluşturmaktadır.
7 Ekim 2023 tarihinde başlayan Aksa Tufanı, Orta Doğu’daki güç dengelerini değiştirmekle kalmayıp, akademik tartışmaları da derinden etkilemiştir. İsrail’in Gazze’ye yönelik askeri operasyonları, Siyonist yayılmacılığın ve yıkımın boyutları, uluslararası alanda olduğu kadar akademik çevrelerde de yeni bir kırılma noktası oluşturmuştur. Uzun yıllar boyunca Batı akademisinde, İsrail meselesi genellikle güvenlik perspektifiyle ele alınmış ve askeri politikaları çoğunlukla “terörle mücadele” ya da “meşru müdafaa” çerçevesinde değerlendirilmiştir. Ancak Gazze’deki yıkım, bu yerleşik akademik çerçevenin sorgulanmasına yol açmıştır. Eleştirilerin yalnızca aktivist gruplardan değil, soykırım çalışmaları alanında önde gelen akademisyenlerden gelmesi, tartışmaların seyrini değiştirmiştir.
Özellikle bazı İsrailli ve Yahudi kökenli araştırmacılar, Gazze’deki durumu açıkça “soykırım” olarak tanımlamaya başlamışlardır. Bu durum, akademik tartışmaların yeni bir boyut kazanmasına neden olmuştur. Gazze’deki askeri operasyonlar ve uygulanan abluka politikaları, modern dünyada soykırımın nasıl şekillendiğine dair yeni bir örnek teşkil etmektedir. Bu bağlamda, Batı akademisinde İsrail merkezli anlatının çatlamaya başladığı görülmektedir.
Avi Shlaim’in “Gazze’de Soykırım: İsrail’in Filistin Üzerindeki Uzun Savaşı” adlı eseri, bu entelektüel dönüşümün merkezinde yer almaktadır. Oxford Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler alanında uzun yıllar görev yapmış olan Shlaim, İsrail tarih yazımında “Yeni Tarihçiler” olarak bilinen grubun önemli bir üyesidir. Ancak Shlaim’in Gazze üzerine geliştirdiği analiz, yalnızca tarihsel bir revizyon değil, aynı zamanda İsrail’in Gazze’ye yönelik askeri stratejisini yerleşimci-sömürgeci bir proje olarak değerlendiren daha geniş bir teorik çerçeve sunmaktadır. Bu nedenle eser, güncel bir siyasi müdahale olmanın yanı sıra, akademideki yeni tartışma alanlarının da önemli bir örneği olarak değerlendirilmektedir.
Shlaim’in kitabında öne çıkan kavramlardan biri yerleşimci sömürgecilik yaklaşımıdır. Bu yaklaşım, Filistin’deki şiddetin yalnızca Siyonist saldırganlığın askeri bir sonucu olmadığını, aynı zamanda daha derin bir yapısal mantığın parçası olduğunu savunmaktadır. Yerleşimci sömürgecilik literatüründe sıkça vurgulanan bu tür projelerin temel amacı, yalnızca bir bölgeyi kontrol etmek değil, aynı zamanda o bölgede yeni bir siyasi ve demografik düzen kurmaktır. Bu bağlamda, yerli nüfusun yerinden edilmesi ve siyasi olarak etkisizleştirilmesi, bu projelerin merkezinde yer almaktadır.
Shlaim, İsrail sorununu bu teorik çerçeve içinde değerlendirirken, Filistin toplumunun tarihsel olarak maruz kaldığı yerinden edilme süreçlerine dikkat çekmektedir. 1948’de yaşanan Nekbe, yalnızca bir savaşın sonucu değil, aynı zamanda Filistin toplumunun demografik ve siyasi yapısını kalıcı biçimde değiştiren bir kırılmadır. Bu süreç, 1967 Savaşı ve sonraki yerleşim politikalarıyla devam etmiş, Filistin topraklarının parçalanması ve yerli nüfusun siyasi kapasitesinin zayıflatılmasıyla sonuçlanmıştır.
Gazze, bu tarihsel süreç içinde özel bir konuma sahiptir. Çünkü bölge, demografik yoğunluk ve uzun süreli abluka nedeniyle Filistin toplumunun en kırılgan alanlarından biri haline gelmiştir. Shlaim’e göre, Gazze’ye yönelik askeri operasyonların düzenli olarak tekrarlanması, bu bölgenin yalnızca askeri bir hedef olarak değil, aynı zamanda bir yönetim tekniği olarak da görüldüğünü göstermektedir. Gazze’deki yıkım, belirli bir savaşın sonucu değil, uzun süreli bir yapısal yönelimin en görünür tezahürlerinden biridir.
Shlaim’in kitabında dikkat çeken bir diğer kavram ise, İsrail güvenlik doktrinlerinde sıkça kullanılan “çimleri biçmek” metaforudur. Bu ifade, çözülemeyen bir çatışma ortamında kalıcı bir siyasi çözüm üretmek yerine, düzenli askeri operasyonlarla karşı tarafın kapasitesini aşındırmayı hedefleyen bir strateji olarak tanımlanmaktadır. Bu bağlamda, İsrail’in askeri operasyonlarının amacı, işgal altındaki Filistin’de nihai bir zafer elde etmek değil, karşı tarafın askeri ve toplumsal kapasitesini belirli aralıklarla zayıflatarak kontrol altında tutmaktır. Bu strateji, Gazze’deki askeri operasyonların sürekliliğinde açıkça görülmektedir.
Shlaim, 2023 sonrası yaşanan yıkımın bu stratejinin daha radikal bir aşamaya ulaştığını savunmaktadır. Önceki saldırılar çoğunlukla askeri kapasiteyi sınırlama amacı taşırken, son dönemde uygulanan strateji sivil altyapının sistematik biçimde yok edilmesine kadar genişlemiştir. Bu durum, Gazze’deki savaşın yalnızca askeri bir çatışma değil, aynı zamanda toplumun yaşam koşullarını hedef alan daha geniş bir yıkım süreci haline geldiğini göstermektedir.
Shlaim’in çalışmasının önemli bir yönü, Gazze’deki süreci yalnızca işgalci İsrail’in politikalarıyla sınırlı görmemesidir. Bu süreç, uluslararası sistem içindeki daha geniş bir jeopolitik yapı tarafından da şekillendirilmektedir. Özellikle ABD ve Batılı devletlerin sağladığı askeri ve diplomatik destek, İsrail’in Gazze politikasının sürdürülebilirliğinde kritik bir rol oynamaktadır. Bu bağlamda Shlaim, Gazze’deki soykırımın uluslararası güç ilişkilerinden bağımsız düşünülemeyeceğini savunmaktadır. Batılı devletlerin sağladığı siyasi koruma, uluslararası kurumlarda ortaya çıkan eleştirilerin sınırlı kalmasına yol açmıştır.
Sonuç olarak, Shlaim’in “Gazze’de Soykırım” adlı eseri, Gazze’de yaşananların yalnızca İsrail saldırganlığının veya kısa vadeli bir güvenlik krizinin sonucu olmadığını; aksine uzun süreli yerleşimci-sömürgeci bir projenin, süreklileşmiş askeri stratejilerin ve uluslararası sistemin sağladığı siyasi desteğin birleşiminden doğan yapısal bir şiddet biçimi olduğunu ileri sürmektedir. Bu eser, Gazze meselesinin yalnızca Ortadoğu siyaseti bağlamında değil, aynı zamanda soykırım çalışmaları literatürünün kavramsal sınırları açısından da yeniden düşünülmesi gerektiğini göstermektedir. Bu yönüyle Gazze, modern dünyada devlet şiddetinin biçimlerini ve uluslararası sistemin bu tür süreçlerdeki rolünü yeniden tartışmaya açan kritik bir akademik ve politik vaka haline gelmiştir.




