Yeni Gazze Planı: Sömürgecilik ve Felaket Kapitalizmi Üzerine

Yeni Gazze Planı, Filistinlilerin haklarını yok sayan sömürgeci bir projedir.

Yeni Gazze Planı, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırım savaşının ardından yaşanan felaketi kapitalist ve sömürgeci bir anlayışla yönetmeyi amaçlıyor. Bu planın en dikkat çekici yönü, Filistinlilerin kendi kaderlerini tayin etme haklarını, Filistinli mültecilerin geri dönüş haklarını ve Filistin olgusunu tamamen göz ardı etmesidir.

2026 yılının Ocak ayında gerçekleştirilen Davos zirvesinde, ABD Başkanı Donald Trump’ın Grönland’ı işgal etme girişimi gibi pek çok önemli gelişme yaşandı. Transatlantik ilişkiler ve uluslararası sistemle ilgili daha önce dile getirilmeyen gerçekler, bu zirvede açıkça ifade edilmeye başlandı. Filistin ve Gazze’nin geleceği hakkında, Trump’ın damadı Jared Kushner tarafından “Yeni Gazze” adında bir proje tanıtıldı. Trump’ın “Barış Konseyi” girişimi ve bu çerçevede oluşturulacak 15 Filistinli teknokrat hükümet, Gazze’nin geleceğini belirleyecek unsurlar olarak öne çıkıyor. Bu bağlamda, Yeni Gazze Planı, İsrail’in Gazze’deki soykırım savaşının yarattığı felaketi sömürgeci bir mantıkla yönetmeyi hedefliyor. Planın en çarpıcı özelliği, Filistinlilerin kendi kaderlerini tayin etme haklarını, mültecilerin geri dönüş haklarını ve Filistin olgusunu tamamen yok saymasıdır. Bu nedenle, ekonomik kalkınma söyleminin arkasına gizlenmiş, doğrudan sömürgeci bir tasarı olarak değerlendirilebilir. Ortaya çıkan durum, Gazze’nin kültürel ve toplumsal dokusunun silinmesi, mülksüzleştirilmiş bir halkın haklarının inkârı ve savaşın yıkımından finansal kazanç elde etmeye çalışan bir “felaket kapitalizmi” anlayışının bir yansıması olarak okunabilir.

Kushner’in sunduğu plan, esasen Filistinlilerin kendi kaderini tayin etme hakkını tanımayan ve Gazze’yi “Filistin” olmaktan çıkarma hedefini güden bir kolonyal projedir. Planın merkezinde, Filistin halkının siyasi iradesi, tarihsel bağları veya ulusal hakları değil, bölgenin tamamen dışarıdan dayatılan bir ekonomik modele göre fiziksel ve sosyal olarak yeniden inşası yer alıyor. Dolayısıyla, planın en belirgin özelliği, her türlü Filistin özneselliğinin topyekûn inkâr edilmesidir. Bu, yalnızca bir yönetim modeli değil, aynı zamanda bir kültürel silinme projesidir. Davos’ta sergilenen yapay zeka destekli Gazze tasarımları, cam gökdelenler ve lüks sahil tesisleriyle dolu “Yeni Gazze” vizyonu, kasıtlı olarak Gazze’nin Arap ve Filistinli kimliğine dair hiçbir iz taşımıyor; aksine, Körfez ülkelerindeki kentleşme modelini yansıtıyor. Tarihteki diğer sömürgeci projelerde olduğu gibi, yerel halkın tarihi, mimarisi ve sosyal dokusu, dışarıdan gelen bir “daha iyi yaşam” vaadiyle silinmek isteniyor. Bu süreç, Naomi Klein’ın “Şok Doktrini” olarak tanımladığı felaket kapitalizmi ile iç içe işliyor: Yıkım, yerel halkın haklarını ve bağlarını hiçe sayarak bölgeyi kökten dönüştürmek ve ekonomik çıkar elde etmek için bir fırsat olarak görülüyor.

Trump’ın Gazze’nin yönetimi için önerdiği Barış Konseyi, bu sömürgeci tasarının kurumsal çerçevesini oluşturuyor. Kurul, Birleşmiş Milletler sistemini ve uluslararası hukuku devre dışı bırakan paralel bir yapı olarak tasarlanmış. 1 milyar dolarlık daimî üyelik ücreti, Trump’ın mutlak veto yetkisi ve BM Güvenlik Konseyi’ne rakip olma iddiasıyla, gücü parayla satın alan bir konsorsiyumu andırıyor. Kurulun ve onun icra komitesinin yapısı, Filistinlilerin kaderinin kendileri dışındaki aktörlere emanet edildiğini açıkça gösteriyor. Jared Kushner, emlakçı Steve Witkoff ve Tony Blair gibi isimlerden oluşan komite, Filistinlilerin self-determinasyon hakkını tamamen görmezden geliyor. Daha da önemlisi, planın hiçbir aşamasında Filistinli mültecilerin topraklarına geri dönüş hakkı gibi uluslararası hukukla garanti altına alınmış temel bir hak tanınmıyor. Aksine, “gönüllü yeniden yerleşim” gibi kavramlarla, mülksüzleştirilmiş insanların kalıcı olarak topraklarından uzaklaştırılmasının yolu açılıyor. Bu, planın sömürgeci doğasının en somut kanıtıdır.

“Yeni Gazze” ve Barış Konseyi planları, hem Filistinliler hem de uluslararası toplum nezdinde büyük bir meşruiyet krizi yaşıyor. İspanya gibi ülkeler, planı uluslararası hukuka aykırı bularak reddederken, pek çok hukukçu ve aktivist bu planı insanlığa karşı suç bağlamında değerlendiriyor. Ancak İsrail’in bu sürece dair itirazları ve Türkiye gibi Filistin destekçisi ülkelerin Barış Konseyi’nde yer alması, Gazze’nin geleceğine dair olumlu işaretler ortaya çıkarabilir. Planın en büyük ve muhtemelen aşılması imkansız engeli ise Filistin direnişi ve halkın kolektif iradesidir. Hamas’ın silah bırakma olasılığı, Filistin devleti kurulmadan, işgal sona ermeden ve mültecilerin geri dönüş hakkı tanınmadan sıfıra yakın bir ihtimal olarak değerlendiriliyor. Bireysel teknokratlar üzerinden dayatılan bir yönetim, topluluk ve örgütlenmeden yoksun olduğu için Filistin halkını temsil etme meşruiyetinden yoksundur. Filistinliler için mesele, lüks gökdelenler değil; toprak, kimlik, özgürlük ve 1948’den beri devam eden sürgünün sona ermesidir. Bu nedenle “Yeni Gazze Planı”, Trump’ın merkezinde olduğu Barış Konseyi ve teknokrat hükümetin asıl odak noktasının İsrail işgalinin son bulması olması gerekiyor. Hamas’ın ve diğer silahlı grupların silah bırakma sürecinin, İsrail işgalinin sona ermesi ile birlikte yürütülecek bir sürece entegre edilmesi, bu anlamda önemli bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla bu senaryo, her ne kadar yöntem ve içerik olarak büyük sorunlar barındırıyor olsa da, Türkiye gibi aktörlerin süreci denetleyici, uygulayıcı ve gerektiğinde baskı kurabilecek pozisyonda olması, İsrail’in Filistin topraklarındaki işgalinin sona ermesine dair somut sonuçlar üretebilir.

Sonuç olarak, Kushner ve Trump tarafından şekillendirilen “Yeni Gazze” vizyonu, Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkını ve mültecilerin geri dönüş hakkını bütünüyle dışlayan, Gazze’yi Filistin siyasal varlığından koparmayı hedefleyen açık bir sömürgeci projedir. Bu plan, savaşın yarattığı yıkımı ve travmayı bir “yeniden inşa” fırsatı olarak pazarlarken, aslında Filistinlileri tarihsel, siyasal ve toplumsal bağlamlarından kopararak kendi topraklarında hak ve egemenlikten yoksun bir nüfusa dönüştürmeyi amaçlamaktadır. Bu yönüyle “Yeni Gazze Planı”, ekonomik kalkınma söylemi ardına gizlenmiş bir felaket kapitalizmi ve kolonyal yeniden düzenleme girişimidir. Bu çerçevede, Barış Konseyi ya da teknokrat hükümet gibi önerilerin mevcut biçimleriyle Filistin halkı nezdinde meşruiyet üretmesi mümkün değildir. Filistin’de yaşanan kriz, bir yönetim, teknik kapasite ya da yatırım sorunu değil; doğrudan işgal, sömürgecilik ve tarihsel adaletsizlik sorunudur. İsrail işgali sona ermeden, Filistinlilerin siyasal öznesi tanınmadan ve geri dönüş hakkı kabul edilmeden, silahsızlanma ya da “normalleşme” çağrıları gerçekçi olmadığı gibi, sahada karşılık da bulmayacaktır.

Bölgesel ve uluslararası aktörlerin sürece dâhil olması ancak tek bir koşul altında anlamlı olabilir: Bu aktörlerin rolü, sömürgeci projeyi uygulayan ya da meşrulaştıran değil; İsrail işgalinin sona ermesini, Filistinlilerin kolektif haklarının tanınmasını ve gerçek bir self-determinasyon sürecini zorlayan bir pozisyonla sınırlı olmalıdır. Aksi takdirde, bu tür girişimler, Gazze’nin geleceğini tayin etmekten ziyade, işgali yeni kurumsal ve ekonomik formlarla kalıcılaştırma işlevi görecektir. Gazze’nin geleceği, lüks projeler, yapay zeka görselleri ya da dışarıdan dayatılan kalkınma planlarıyla değil, ancak İsrail işgalinin sona erdiği, Siyonist sömürge düzeninin dağıtıldığı ve Filistin halkının kendi siyasi kaderini özgürce belirleyebildiği bir zeminde inşa edilebilir. Tarihsel deneyim açıkça göstermektedir ki Filistin meselesinde kalıcı çözüm, direnişi ortadan kaldıran değil, işgali ortadan kaldıran bir siyasal dönüşümle mümkündür.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu