İmam Buhârî’nin Sürgün Yıllarından İhtişamına Uzanan Yolculuğu
İmam Buhârî’nin zorlu yaşamı ve Özbekistan’daki kültürel dönüşüm üzerine bir değerlendirme.
Yeni Şafak / Taha Kılınç
İmam Buhârî, tam adıyla Ebû Abdullah Muhammed bin İsmail el-Buhârî, 20 Temmuz 810 tarihinde Buhara’da dünyaya geldi. Hadis ilmine olan ilgisi ve yeteneği ile tanınan bir ailenin çocuğu olarak, daha çocuk yaşta önemli hadis hocalarından ders almaya başladı. On yaşında iken eğitimine başlamış, on altı yaşında annesi ve kardeşiyle birlikte hac yolculuğuna çıkmış ve bu süreçte Hicaz, Şam, Humus, Belh, Kûfe, Kâhire, Nişâbûr ve Merv gibi dönemin önemli ilim merkezlerinde birçok muhaddisten ders almıştır. Kendi ifadesine göre, 1080 muhaddisten hadis okumuş ve bu hadisleri ezberlemiştir. Bağdat’taki alimler karşısında verdiği zorlu sınav, hafızasının ne denli güçlü olduğunu kanıtlamıştır. Ancak, büyük bir şöhrete sahip olduktan sonra, Buhara’ya döndüğünde karalama kampanyalarının hedefi haline gelmiş, sahih hadis rivayetleri sebebiyle dışlanmış ve “Ehl-i Sünnet” olmadığı yönünde iftiralarla karşılaşmıştır. Siyasetçilerin taleplerine boyun eğmediği için doğduğu yerden sürgün edilmiştir. Sonunda, Semerkand’ın kuzeyindeki Hartenk kasabasında akrabalarının yanına sığınmış ve 1 Eylül 870 tarihinde, Ramazan bayramı gecesinde orada vefat etmiştir.
Geçtiğimiz günlerde, İmam Buhârî’nin devasa bir külliyeye dönüştürülen türbesini ziyaret ederken, onun hayatındaki zorluklar ve trajik olaylar aklımdan geçti. “Sahîh-i Buhârî” olarak bilinen eserinin, Müslümanlar arasında gördüğü kabul ve saygı, onu İslam dünyasında en çok okunan eserlerin yazarı haline getirmiştir. İmam Buhârî, özellikle Hz. Peygamber’den aktardığı sahih rivayetlerle ibadet hayatımızın şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır.
Özbekistan’ın kurucu Devlet Başkanı İslam Kerimov döneminde inşa edilen türbe, son yıllarda geniş bir restorasyon sürecinden geçmiştir. Özbekistan Devlet Başkanı Şevket Mirziyoyev’in talimatıyla, türbenin çevresine büyük bir cami, külliye ve kültürel merkezler eklenmiştir. Uzun süredir şantiye halinde olan bu alan, artık dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçilerin akın ettiği bir cazibe merkezi haline gelmiştir.
Külliyenin kapısından içeri adım atarken, “Rahmet olsun sana ey İmam Buhârî. Kendi döneminde dışlandın, sürgün edildin, gurbette hayatını kaybettin. Bugün adını yüceltenler, belki senin döneminde yaşasalardı o linç kampanyasına katılacaklardı. Tarih, sana muhteşem bir iade-i itibar yaptı. Seni unutanlar gitti, sen ise gökyüzünde bir yıldız gibi parlıyorsun.” diye mırıldandım.
Özbekistan ziyaretimiz sırasında, dinî ve tarihî mekânların kapsamlı bir restorasyondan geçtiğini, yeni projelerin hızla ilerlediğini gözlemledik. Semerkand’daki İmam Mâturîdî’nin türbesi birkaç ay içinde ziyarete açılacak. Ayrıca, Buhara’daki Mir Arab Medresesi’nin ön cephesi de yakın zamanda restorasyona alınacak. Buhara Kalan Mescid’de cuma namazı sırasında imamın camiye yardım toplarken söylediği sözler de gülümsememe neden oldu: “Bağış kılın Müslümanlar! Mihmanlarımız, bunların mescitleri harap olmuş demesinler!”
Turizm, Özbekistan’ın ana gelir kaynağı haline geldiği için, mevcut yönetim dinî mekânların gelişimine büyük önem veriyor. Ülkenin kültürü, gastronomisi ve tarihi ön plana çıkarıldıkça, her şehirde ziyaretçi sayısı artıyor. Son günlerde Çin’e vize kaldırılmasıyla birlikte, bu ziyaretimizde özellikle Çinli turistlerin yoğunluğu dikkat çekti.
Bugün seksenli yaşlarındaki bir Özbek ile oturup konuşmak isterdim. Sovyetler döneminden günümüze ülkesinin geçirdiği değişimleri onun gözünden dinlemek oldukça ilginç olurdu.




